Türkiye’de ve Dünyada Vicdani Ret
Barış Esmer
Ocak 2012 - Birinci Baskı
ISBN No: 978-0-9877973-2-2 (pdf), 978-0-9877973-3-9 (ePub), 978-0-9877973-4-6 (mobi)
Dizgi: Propaganda Yayınları
Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi
Editör: Can Başkent
Propaganda Yayınları
www.propagandayayinlari.net
iletisim@propagandayayinlari.net
Barış Esmer
barisesmer@hotmail.com
Copyright 2011 - Propaganda Yayinlari
Smashwords Edition
Creative Commons
COPYLEFT
Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!
HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ
Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz.
bookmark: Sunus
Sunuş
Son yıllarda vicdani ret üzerine yapılan çalışmaların sayısında gözle görülür bir artış var. Bu gelişmenin, hem politik hem de sosyolojik ve düşünsel nedenlerini görmek zor değil. Ancak, tüm bu haklı gerekçelerin ve motivasyonların üzerini örtmesini istemediğimiz önemli bir gerçek var, o da yapılan bu çalışmaların bu gerekçelere sığınıp kapsamından ve detaycılığından ödün vermemesi gerektiği.
Barış Esmer’in çalışması bu hataya düşmüyor. Meselenin politik inceliğini ve tarihsel karmaşasını düzenli bir şekilde okura aktarıyor. Bunu yaparken de bir sosyal bilimciden beklenecek titizliği azami derecede gösteriyor.
Eseri eşsiz yapan bir iki özelliğe değinmeden geçemeyeceğim. Eser, vicdani reddin düşünsel altyapısını oluşturduktan sonra vicdani reddin (dünyada ve) bu topraklardaki izini sürüyor. Bu iz sürme, öte yandan, oldukça eskilerden başlıyor. Bu bağlamda, bilhassa erken cumhuriyet döneminde vicdani ret ve asker kaçaklığı olgusuna dair yapılan analizlerin ve tespitlerin önemli olduğunu düşünüyoruz. Benzer şekilde, 1990‘larda oldukça etkin olan vicdani ret hareketinin detaylı dökümünün yapılışı da ancak hareketi bilfiil yaşayarak bilenlerin farkında olduğu kimi bilgileri ve detayları kalıcılaştırması açısından kayda değerdir.
Bu titizlikteki bir çalışmanın okunurluğunu artırmak için kimi değişiklikler yapmamız gerekti. Her şeyden önce, gazete haberlerine verilen referansları kaldırdık, ama bu referansları kitabın sonunda belirtmeyi ihmal etmedik. Ayrıca, kimi ikincil refansları da sadece kitabın sonunda belirttik. Bu değişikliklerin kitabın detaycılığından verilmiş bir ödün olarak görülmeyeceğinden eminiz.
Bu çalışmanın, vicdani ret araştırmacıları için vazgeçilmez bir kaynak olacağına inanıyoruz. Dolayısıyla, Barış’ın çalışmasını yayınlama şansına eriştiğimiz için mutluyuz. Umuyoruz ki mutluluğumuz, bu çalışmanın hak ettiği ilgiyi ve takdiri görmesiyle daha da artar. Dolayısıyla, bu kitap, Propaganda Yayınları’nın kendini tanımladığı misyonun en önemli temsilcilerinden biridir.
Her zamanki gibi, çalışmanın kapağını İç Mihrak kolektiifi hazırladı. Minnet duygumuzu, bir kez daha iletelim bu satırlardan. Propaganda ile İç Mihrak işbirliğinin en rafine örneklerinden biri bu kitabın kapağı olarak şekillendi.
Sözü uzatmadan, okuru kitapla başbaşa bırakmanın zamanı geldi de geçiyor anlaşılan. Propaganda Yayınları olarak, dünyada ve Türkiye’deki vicdani ret hareketinin kapsamlı bir tarihçesini ve çözümlemesini mutlulukla takdim ediyoruz.
Can Başkent
can@canbaskent.net
www.canbaskent.net
bookmark: Onsoz
Önsöz
Barış Esmer
bookmark: Kisaltmalar Listesi
Kısaltmalar Listesi
AB: Avrupa Birliği
ABD: Amerika Birleşik Devletleri
AFP: Agence France Presse
AİHM: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
AİHS: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
BBC: British Broadcasting Corporation
BDP: Barış ve Demokrasi Partisi
BM : Birleşmiş Milletler
CHP: Cumhuriyet Halk Partisi
CNOC: Consejo Nacional de Objecion de Concienica
ÇDP: Çorlu Demokrasi Platformu
DEHAP: Demokratik Halk Partisi
DEP: Demokrasi Partisi
DGM: Devlet Güvenlik Mahkemeleri
DTP: Demokratik Toplum Partisi
DYP: Doğru Yol Partisi
EMEP: Emek Partisi
ESP: Ezilen Sosyalist Platformu
GATA: Gülhane Askeri Tıp Akademisi
GBT: Genel Bilgi Tarama
ICOM: International Conscientious Objectors
IDF : Israel Defence Forces
İHA: İhlas Haber Ajansı
İHD: İnsan Hakları Derneği
İSKD: İstanbul Savaş Karşıtları Derneği
KESK: Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu
KCK: Koma Civaken Kurdistan
KGB: Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti
MAOC : El Movimento Antimilitarista de Objection de Conciencia
MGK: Milli Güvenlik Kurulu
MHP: Milliyetçi Hareket Partisi
MOC: Movimento de Objecion de Conciencia
MSB: Milli Savunma Bakanlığı
NATO: North Atlantic Treaty Organization
OSROG: Ob’edinennyi Sovet Religioznykh Obschin i Grup
OYAK: Ordu Yardımlaşma Kurumu
ÖMP: Özgürlük ve Mücadele Platformu
PKK: Partiye Karkeren Kürdistan
PSAKD: Pir Sultan Abdal Kültür Derneği
RTÜK: Radyo Televizyon Üst Kurulu
SDP: Sosyalist Demokrasi Partisi
SHP: Sosyal Demokrat Halkçı Parti
SKD: Savaş Karşıtları Derneği
SPD: Sozialdemokratische Partei Deutschlands
TAYAD: Tutuklu Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği
TBMM : Türkiye Büyük Millet Meclisi
TC: Türkiye Cumhuriyeti
TCK: Türk Ceza Kanunu
TSK: Türk Silahlı Kuvvetleri
UAÖ: Uluslararası Af Örgütü
WRI : War Resisters’ International
YAŞ: Yüksek Askeri Şura
ZDF: Zweites Deutsches Fernsehe GİRİŞ
bookmark: Giris
GİRİŞ
Son yıllarda Türkiye’nin gündeminde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) toplumsal güvenilirliğinin giderek aşındığına dair bir tartışma sürmekte ve yapılan çeşitli anketlerde son üç yılda orduya duyulan güvenin %90’lardan %70’lere gerilediği söylenmektedir << 2003 yılında Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in yaptığı “Türkiye’deki Ekonomik Seçkinler Araştırması”na göre “en çok hangi kuruma güveniyorsunuz?” sorusuna %90,2 TSK cevabı verilmiş ve ordu Türkiye’nin en güvenilir kurumu olmuştur. 2005 senesinde Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Çağatay Özdemir’in üniversitelerde çalışan öğretim görevlileri arasında yaptığı bir başka ankette de TSK en güvenilir (%45) kurum çıkmıştır. Yine 2005’te AB kamuoyundan sorumlu Eurobarometre tarafından yayınlanan başka bir ankete göre Türkiye’de ordu %89 ile en güvenilir kurumdur. Eurobarometre’nin 2006 raporuna göre ise ordunun güvenilirliği %86 düzeyindedir. 2008’de araştırma şirketi TNS Piar’ın açıkladığı sonuçlara göre ise TSK %84 güvenilirlik ile yine birinci kurum olmuştur. Bu rakam Eurobarometre’nin 2008 raporunda da onaylanmış ve %82 olarak tespit edilmiştir. 2010’da bir başka araştırma şirketi olan A&G’nin Şubat ayında yayınlanan raporuna göre ise TSK’ya olan güven önceki dönemlere göre büyük bir düşüş yaşayarak %67’ye gerilemiştir. Benzer bir oran olan %65 Mart ayında Sonar Araştırma Şirketi’nin sonuçlarına da yansımıştır. Eurobarometre’nin 2010 raporunda ise TSK’ya güvenin %77’ye gerilediği açıklanmıştır. >>. Her Türk’ün asker doğduğu şiarının toplumsal olarak geniş ölçüde kabul gördüğü ve her erkeğin zorunlu askerlik yaptığı bir ülkede orduya duyulan güvenin hızla eridiği yönünde yapılan bu tartışmalar dikkat çekicidir. Türkiye halkının bir ordu millet olduğu iddiasına karşılık orduya duyulan toplumsal güvenin çeşitli anketlere yansıyacak denli gerilemeye başlamış olması bu dönemde ülkede yaşanan önemli değişikliklere ve/veya bu iddianın gerçekçiliğinin sorgulanması gerektiğine işaret etmektedir.
Aralık 2004’te Avrupa Birliği (AB) Konseyi’nin, Brüksel’de yapılan zirvesinde Türkiye’nin birliğe katılma müzakerelerine Ekim 2005’te başlanacağını duyurmasından sonra, AB entegrasyonu projesi dahilinde TSK’nın ülke siyasetindeki etkin konumunun değiştirilmesine yönelik bir dizi adım atılmıştır. Atılan bu adımlara rağmen ordunun siyasal nüfusunun hukuki zeminini oluşturan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Yüksek Askeri Şura (YAŞ) gibi kurumlar yerli yerinde dururken, tartışılan “güven erozyonunu” tek başına görece demokratik gelişmelerle açıklamaya çalışmak yetersiz kalacaktır. Söz konusu güvensizliğin öteden beri var olduğu ancak baskılanmış olması sebebiyle varlığını hissettiremediği de peki hala iddia edilebilir. Dolayısıyla ordu millet iddiasının gerçekliğinin sorgulanması söz konusu tartışmayı resmi söylemin kıskacından kurtarmak anlamına gelmektedir. Bu bağlamda, toplumsal bir gerçek olan militarizme ve pratik bir mecburiyet olan zorunlu askerliğe karşı duran aykırı bir muhalefet odağı olarak Türkiye’deki vicdani ret hareketinin incelenmesi, ülkede ordu ile millet arasında var olan denklemi çözümlemek açısından kritik bir öneme sahiptir.
Türkiye’de ilk kez görüldüğü 1990 yılından bu yana 20 yıllık bir geçmişi olan vicdani ret oldukça yeni bir olgudur. Türkiye’de bu olgunun görünür hale gelmesi esas olarak bazı vicdani retçilerin tutuklanması ve tutukluluk süreçleriyle ilgili uluslararası ve ulusal kamuoyunun oluşturduğu baskı sayesinde mümkün olmuştur. Bugüne kadar Türkiye’de 25’i kadın 130 kişinin vicdani reddini açıklamış olması ve 2010’un ilk 10 ayında vicdani reddini açıklayanların sayısının daha önce görülmemiş bir artışla 44’e ulaşmış olması konunun ülke gündemindeki ağırlığının giderek artıracağını gösteren bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Buna karşın Türkiye’de konuya ilişkin araştırmalar konusunda büyük bir boşluk olduğu göze çarpmaktadır.
Vicdani ret konusuyla ilgili bugüne kadar Türkiye’de yayınlanan en önemli çalışma İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ocak 2007’de yabancı konuşmacıların da katılımıyla düzenlenen Uluslararası Vicdani Ret Konferansı’nda yapılan tebliğlerin derlenmesi sonucu hazırlanmış olan Çarklardaki Kum: Vicdani Red (Yay.Haz. Özgür Heval Çınar, Coşkun Üsterci (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008)) isimli kitaptır. İkinci yayın ise Can Başkent’in 2002’den beri yazılmış ve çeşitli dergilerde yayınlanmış makale ve söyleşilerinin derlenmesiyle hazırlanan Vicdani Ret Yazıları (İstanbul: Federe Yayınları, 2010) isimli kitaptır. Bunun yanında Birikim dergisi Temmuz 2006 sayısını vicdani ret ve antimilitarizm konusuna ayırmış ve bu konularda sekiz farklı makale yayınlamıştır.
Yayınlanmış bu eserlerin dışında yüksek lisans tezi düzeyinde konuya ilişkin 6 farklı çalışma yapılmıştır. Bunlardan ilki 2007’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Doç. Dr. Meral Özbek danışmanlığında Eylem Aslan tarafından hazırlanan “Küreselleşme Karşıtı Hareketler ve Savaş Karşıtı Sivil İtaatsizlik” (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (2007)) adlı çalışmadır. İkincisi, 2008’de Ankara Üniversitesi Kamu Hukuku bölümünde Prof. Dr. Mithat Sancar danışmanlığında Dilan Mızrak tarafından hazırlanan “Zorunlu Askerlik Hizmetine Karşı Vicdani Ret” (Ankara Üniversitesi (2008)) isimli çalışmadır. Üçüncüsü, 2008’de Bilgi Üniversitesi Hukuk bölümünde Doç. Dr. Semra Somersan danışmanlığında Orhan Aslan tarafından yazılan “Sivil İtaatsizlik Bağlamında Vicdani Ret: Türkiye Örneği” (İstanbul Bilgi Üniversitesi (2008)) adlı çalışmadır. Dördüncüsü, 2008’de Gazi Üniversitesi Hukuk bölümünde Prof. Dr. Attila Özer danışmanlığında Berrak Yılmaz tarafından yazılan “Ulusal ve Uluslararası Hukuk Bağlamında Vicdani Ret” (Gazi Üniversitesi (2008)) adlı çalışmadır. Beşincisi ise 2008’de Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Hukuk bölümünde Prof. Dr. Feridun Yenisey danışmanlığında Yasemin Titiz tarafından yazılan “Türk Hukukunda ve Karşılaştırmalı Hukukta Vicdani Ret” (Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2008)) adlı çalışmadır. Konuya ilişkin bir bölümü olan başka bir tez ise 2005’te İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünde Prof. Dr. Suat Gezgin danışmanlığında Burcu Kaya tarafından hazırlanan “Medyanın Sivil İtaatsizlik Olgusuna Yaklaşımı” (İstanbul Üniversitesi (2005)) isimli çalışmadır.
Görüldüğü gibi yukarıda adı geçen altı yüksek lisans çalışmasının dördü hukuk fakültesi öğrencileri tarafından yapılmış ve dolayısıyla ağırlıklı olarak konunun hukuki boyutu ele alınmıştır. Diğer iki tezden biri gazetecilik bölümünde yazılmış ve tezin ancak bir bölümünde, Türkiye’de sivil itaatsizlik eylemlerine önemli bir örnek olarak ele alınan vicdani redde ilişkin olarak dört farklı gazetede 2000–2005 yılları arasında çıkan haberlerin içerik çözümlemesi yapılmıştır. Eylem Aslan tarafından sosyoloji bölümünde hazırlanan çalışma ise daha çok biyo-iktidara dayalı yeni egemenlik biçimleriyle, savaş karşıtı sivil itaatsizlik arasındaki bağı göstermeye odaklanmıştır.
Adı geçen hiçbir çalışmada Türkiye’nin ve dünyanın vicdani ret tarihinin bütünlüklü olarak ele alınmamış olmasından dolayı bu konudaki boşluğu doldurmak amacıyla yapılmış bu araştırmaya gerek içerik gerekse kavramsal olarak ilham kaynağı olan çalışma ise Ayşe Gül Altınay’ın “The Myth Of The Military-Nation” (New York: Palgrave Macmillan, 2004) isimli doktora tezidir. Altınay bu çalışmasında Türkiye’deki ordu millet fenomeninin sorgulamasını milli eğitim sistemi üzerinden yapmakta ve zorunlu askerliği anlattığı bölümün bir alt başlığı olarak vicdani reddin Türkiye’deki tarihine değinmektedir. Altınay’ın bıraktığı yerden alarak vicdani reddin gerek Türkiye gerekse dünyadaki tarihine ve önemli dönüm noktalarına odaklanan bu çalışma, spesifik bir sorunun peşinde koşmadan resmin bütününü göstermeye çalışan bir perspektif ortaya koymaya çalışmıştır.
Türkçe literatürde vicdani ret konusuna ilişkin yeterli kaynak bulunmadığı gerçeği çalışmanın önündeki en büyük engel olmuştur. Dolayısıyla, özellikle çalışmanın Türkiye’de vicdani ret tarihine ilişkin bölümünde kullanılan pek çok verinin temin edilmesinde yukarıda da adı geçen Çarklardaki Kum isimli kitap ile Savaş Karşıtları’nın internet sitesi olan “http://www.savaskarsitlari.org/” önemli rol oynamıştır. Bunun yanında, birincil kaynak olarak dünya vicdani ret hareketiyle ilgili yabancı kaynaklara, Türkiye’deki vicdani ret tarihini belgeleyebilmek için ise pek çok günlük gazete taramasına yer verilmiştir. Söz konusu gazete haberlerinin değerlendirilmesinde söylem analizi yöntemine başvurulmuştur.
Bunun yanında, vicdani retçi Mehmet Tarhan, Halil Savda ve Enver Aydemir’le yaptığım sohbet toplantılarının yanında yine vicdani retçi İnan Mayıs Aru, Hakan Filizbay ve Doğan Özkan’la yapılan mülakatlara ortak ve anlamlı bir sonuca varılamadığı için bu çalışmada yer verilmemiş; ancak özellikle sonuç bölümünde bu görüşmelerden edinilen izlenimlerden faydalanılmıştır.
Bu çalışma giriş ve sonuç hariç üç ana bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde, kuramsal ve tarihsel bir giriş yapabilmek için, vicdani reddin teorik arka planı ve vicdani redde ilişkin bazı kavramların tarihsel değişim sürecinde geçirdikleri aşamalar özetlenmiştir. Öncelikle vicdani ret kavramına ilişkin etimolojik, felsefi ve kategorik tanımlamalar incelenmiş, ardından ise tek başına başka bir çalışmanın konusu olabilecek modern devlet ve militarizm ilişkisi kısaca anlatılmıştır. Bu ilişkinin toplumsal ve bürokratik yapıda meydana getirdiği bir değişiklik olarak zorunlu askerliğe değinildikten sonra, vicdani reddi mümkün kılan bir toplumsal direniş biçimi olarak sivil itaatsizlik anlatılmış ve gerek Türkiye’de gerekse dünyada seküler vicdani ret hareketinin taşıyıcı unsuru olan antimilitarizm açıklanmıştır.
Çalışmanın ikinci bölümü vicdani reddin ortaya çıkış süreci ve geçirdiği aşamalara ilişkindir. Burada dünyada savaş karşıtı bir tavrın ilk kez görüldüğü dördüncü yüzyıldan İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen süre içerisinde bu tutumu benimseyen kişi ve grupların eğilimleri ve devletle ilişkileri anlatılmıştır. Önceleri dinin sonrasında ise politik/ideolojik/felsefi kanaatlerin vicdani ret mücadelesini nasıl şekillendirdiği ve bugün sahip olunan hukuki haklara ulaşmak için ne gibi aşamalardan geçildiği anlatılmıştır. Daha sonra, bugün itibariyle gelinen noktada Avrupa’da vicdani retçilerin sahip oldukları haklar ve bu hakların oluşmasını sağlayan uluslararası mahkeme kararları anlatılarak vicdani retçiler üzerindeki hukuki koruma şemsiyesi Avrupa ölçeğinde fayda ve eksikleriyle ortaya koyulmuştur. Son olarak ise 16 farklı ülkede vicdani reddin tarihi ve bugünkü durumu özetlenmiştir.
Tezin üçüncü ve son bölümünde Osmanlı’dan Türkiye’ye zorunlu askerlik ve vicdani reddin gelişimine odaklanılmıştır. Bu bölümde öncelikle, Türkiye’ye egemen ordu millet iddiasının gerçekliği irdelenerek, 19. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu’nda başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nde de sürdürülen bir toplumsal proje olarak militarist örgütlenmenin inşası ve buna karşı gelişen halk direnişleri ortaya koyulmuştur. Bu sürecin bir getirisi olarak Türkiye’de halen yürürlükte olan anayasal ve yasal düzenlemelerle zorunlu askerliğin nasıl formüle edildiğine ve ona karşı gelenlere karşı uygulanan cezai yaptırımlara değinildikten sonra başat figürler üzerinden Türkiye’nin vicdani ret tarihi anlatılmıştır. Burada, Türkiye vicdani ret hareketinin köşe taşları olduğu düşünülen ilk vicdani retçiler Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’le birlikte hapishane süreci yaşamış dokuz retçiden beşine yer verilmiştir. Her biri kendine has bazı özelliklerle öne çıkan bu beş vicdani retçiden Osman Murat Ülke, Türkiye’ye karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) açtığı ve kazandığı davanın yanında hapishane sürecinde ilk olarak vicdani retçilerin devlet tarafından kırılamayan iradesini göstermiş olduğu için önemlidir. Ülke’den sonra vicdani reddini açıklamış olan Mehmet Tarhan saklamadığı eşcinselliğinin ona getirdiği askerlikten muaf tutulma imkanını kullanmayı reddeden tutumuyla kendisini total retçi olarak ifade etmiş ve bu kavramın dolaşıma girmesiyle birlikte eşcinsellere uygulanan muafiyet prosedürünü gündeme getirmiştir. Seçilen diğer vicdani retçi Mehmet Bal aşırı sağ görüşlü ve cinayet suçundan hüküm giymiş bir genç olarak hapishanede Ülke ile tanıştıktan sonra vicdani retçi olmuştur. Bal’ın hayatını değiştiren bu karşılaşma vicdani reddin sarsıcı ve dönüştürücü felsefi ve insani boyutunu ortaya koyan ilginç bir örnektir. Yine eski bir mahkûm olan Halil Savda PKK üyesi olmaktan hüküm giymiş olması sebebiyle öne çıkmaktadır. Son olarak ele alınan Enver Aydemir ise Türkiye’de vicdani reddini dini gerekçelere dayandıran ilk kişidir. Anlatılan vicdani retçilerin yaşadıklarıyla kronolojik olarak çeşitli noktalarda kesişen ve Türkiye’nin gündemini şekillendiren bazı tartışmaların basındaki yansımaları ise bu bölümün sonunda özetlenmiştir. Bu son alt bölümde, vicdani reddin kamuoyunun gündemine ilk olarak bürokrasinin üst kademlerindeki bazı hukukçuların Türkiye’nin AB entegrasyonu çerçevesinde başlattıkları bir tartışmayla girişi anlatılmıştır. İkinci olarak bundan kısa bir süre sonra AİHM tarafından açıklanan ve Türkiye’nin aleyhine olan Osman Murat Ülke kararına değinilmiştir. Ülke kararıyla birlikte görünür olan vicdani ret basında büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu bölümdeki üçüncü alt başlık, yazdığı yazıyla basındaki vicdani ret tartışmalarının odak noktasına ve bazı çevrelerin hedef tahtasına oturan Perihan Mağden’in yaşadıkları ve bunların basın tarafından kamuoyunun dikkatine nasıl sunulduğuyla ilgilidir. Mağden’in yaşadıklarını onunkine benzer şekilde yaptığı sert bir çıkışla gündeme gelen Bülent Ersoy hadisesi takip etmiştir. Son olarak ise vicdani ret hakkındaki hassasiyeti baştan beri takip edilebilen ancak son zamanlarda bu hassasiyeti açıkça dile getirilmeye başlanan Kürt siyasetinin, konu hakkındaki tutum ve açıklamalarına yer verilmiştir.
bookmark: Vicdani Ret Kavramına İlişkin Tanım ve Açıklamalar
“VİCDANİ RET” KAVRAMINA İLİŞKİN TANIM VE AÇIKLAMALAR
İlk olarak M.S. 295 yılında Roma ordusunda askerlik hizmeti yapmayı reddeden yirmi bir yaşındaki bir Numandialı olan Maximilian ile ortaya çıktığını bildiğimiz vicdani ret fenomeninin kavramsal olarak ele alınması tüm dünya için yeni bir araştırma alanıdır (Moskos, Chambers II, 1993). Yakın geçmişte toplumu etkilemeye başlayan bu tarihsel olgunun bir insani tutum olarak kavramsallaştırılması daha çok hukuki metinler yoluyla gerçekleştirilmiştir. Fakat bireysel bir hak olarak tanınan bu imkanın bireyi aşan ve toplumsal yapıda etki yapan pek çok boyutu olduğu yadsınamaz. İşte bu sebeple vicdani reddi hukuki olduğu kadar tarihi, siyasal ve sosyolojik boyutlarıyla da ele almak gerekmektedir.
Vicdani Ret Kavramı
Vicdani ret Türkçe’ye İngilizce ve Fransızca aslına uygun biçimde çevrilerek kazandırılmış bir kavramdır. Ancak kavramın, diğer dillerdeki kullanımları farklı kültürlerdeki algılanışı hakkında fikir vermektedir. Dolayısıyla kavramın dilsel çözümü ve farklı dillerdeki kullanımı bize ona içkin özellikleri analiz etme imkanı verecektir.
Diğer yandan, vicdani ret uluslararası literatürdeki ele alınış biçimiyle daha çok hukuki niteliktedir ve din ve vicdan özgürlüğü kapsamında bir insan hakkı olarak tanımlanmaktadır. Bu insan hakkından hukuken faydalanan vicdani retçi kişileri saiklerine göre dini ve seküler olarak iki kategori altında inceleyebiliriz. Fakat vicdani ret, silahsız hizmetlerde çalışma seçeneğini kabul edenlerden total retçilere kadar oldukça farklı alt kategorilere de ayrılmaktadır.
Vicdani Ret Kavramının Dilsel Çözümlenmesi
Türkiye’de “vicdani ret” olarak yerleşmiş olan teriminin Fransızcası objection de conscience, İngilizcesi ise conscientious objection’dur. Almancası Kriegsdienstverweigerung olan kavram, vicdan kelimesine bir vurgu yapmayıp “savaş hizmetini ret” anlamına gelmektedir. Ancak kavramın Almanca kullanım biçimlerinden bir diğeri olan Kriegsdienstverweigerung aus Gewissensgründen, “savaş hizmetinin vicdani nedenlere dayalı reddi” anlamına gelmektedir. İspanyol ret hareketi ise insumision yani “itaatsizlik” terimini benimsemiştir. Büyük oranda Uluslararası Savaş Karşıtları bünyesinde örgütlenmiş olan uluslararası vicdani ret hareketi vicdan sorunundan çok redde odaklanmıştır. Bu yaklaşımı, vicdani reddin Almanca Kriegsdienstverweigerung (savaş hizmetinin reddi) ve İspanyolca insumision (itaatsizlik) biçimindeki kullanımları daha iyi yansıtmaktadır (Speck, Friedrich, 2008).
Bu tanımlardan da anlaşıldığı gibi söz konusu tutumu açıklamakta kullanılan iki kelimeden biri “ret” diğeri ise “vicdan”dır.
Vicdan kelimesi Türkçe sözlükte; “kişiyi kendi davranışları hakkında yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç” olarak tanımlanmıştır. Vicdan, “insanın görgü ve bilgileriyle kendini yargılama yetisi” olarak da açıklanabilir (Hançerlioğlu, 2000). Vicdan bir öz denetim ve bireysel farkındalık gerektirir. İnsanların başka insanlarla kurdukları ilişkilerde esas belirleyici olan kendi benlikleriyle kurdukları ilişkidir. İnsanların kendi benlikleriyle kurdukları ilişkiler doğrultusunda sahip oldukları değer yargılarına kabaca ‘vicdan’ diyebiliriz. Vicdan, kişiye ne yapması gerektiğini değil, ne yapmaması gerektiğini, hangi sınırları aşmaması gerektiğini söyler. Bireyin benlik ve bütünlüğünün taşıyıcısı olan vicdan, bireyin kendince tanımladığı tüm değerlerin ifadesidir (Arendt, 1997).
Ret ise Türkçe sözlükte; “uygun bulmama, geri çevirme, kabul etmeme” olarak tanımlanmıştır.
Henüz Türkçe sözlüklerde yerini almamış olan vicdani ret kavramı için bu sözlüklerde kavramı oluşturan bu iki kelime hakkında yazılmış açıklamalardan yola çıkarak şu açıklamayı geliştirebiliriz; kişiyi kendi davranışları hakkında yargıda bulunmaya iten ve kişinin kendi ahlaki değerleri üzerine dolaysız/kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç sebebiyle bir şeyi uygun bulmaması, geri çevirmesi, kabul etmemesi.
Türkçe’ye, kullanıla geldiği İngilizce ve Fransızca’dan bire bir çevrilen “vicdani ret” kavramı, ortaya çıktığı kültür dünyasında yüzlerce yıllık bir tarihsel birikim sonucunda onu oluşturan kelimeleri aşan, kendisine has bir anlam kazanmışken, tarihsel olarak böyle bir sürecin yaşanmadığı Türkçe’de ilk olarak kendisini oluşturan kelimelerin anlamlarının boyunduruğundan kurtulamayacaktır. Bu bakış açısıyla “vicdan” dini referanslarla algılanmaya müsait bir merhamet duygusuna işaret ederken, “ret” eyleminin çağrıştıracağı ise belli bir farklılığı gösteren ve bütünlüğü bozmak niyetinde olan bir davranış olarak olumsuzluğa atıfta bulunacaktır. Dolayısıyla vicdani ret kavramının tanımı konusunda dilsel açıklamayı aşan hukuki, tarihi ve sosyolojik çözümlemelere de ihtiyaç vardır.
Vicdani Reddin Tanımı
Vicdani ret en genel tanımıyla, “az ya da çok doğrudan hukuki bir hüküm veya idari emir ile uyumsuzluk” halinde olmak (Rawls, s. 368, 1971) ve “pozitif hukukun öngördüğü bir zorunluluğa veya izin verdiği bir uygulamaya, inançlar ya da bir takım ahlaki, politik değerler nedeniyle karşı çıkmak” (Eren, 2006) şeklinde tanımlanabilir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi, vicdani ret günümüzde yaygın biçimde algılandığının aksine yalnızca askerlik hizmetinden kaçınma ile ilişkili değildir. Vicdani reddin zorunlu aşı uygulamaları karşıtlığından vergi hukukuna, hapishane kurallarından kürtaj karşıtlığına kadar uzanan çeşitli görünümleri olmakla birlikte, gerekçesi her zaman dini sebeplere dayanmamakta, aynı zamanda bireysel ya da kolektif çeşitli ahlaki, felsefi kanaatlere de dayanabilmektedir (Eren, 2006). Ancak bu kavram Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, hızlı ve geri alınmaz bir biçimde, silah tutmayı veya hangi koşul altında olursa olsun orduya katılmayı reddeden askerlerle anılır hale gelmiştir (Major, 1992).
Vicdani ret, “bir kişi ya da grubun, vicdandan kaynaklanan üstün bir gereklilik adına kanuni yükümlerini yerine getirmekten bilinçli olarak kaçınması”dır (aktaran Öktem, s. 394, 2002). Kavramsallaştırılma süreci oldukça yeni olan bu olguya dair tanımlamalar vicdani reddin daha çok bir hukuki hak olması çerçevesinde yapılmıştır. Dolayısıyla literatürde vicdani ret olgusunun açık kavramsal tanımlamalarına sıkça rastlamıyoruz. Ancak vicdani reddin izini hukuki metinlerde sürdüğümüzde, karşımıza çıkan dolaylı anlatımlar ve içtihat oluşturan ifadeler oluyor.
Bu bağlamda hukuki bir hak olarak ele alınan vicdani ret, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. Maddesi’nde, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 18. Maddesi’nde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. Maddesi’nde “düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmektedir.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18. Maddesi’ne göre; ‘herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir’. Vicdani ret kavramının bu madde doğrultusunda yapılan yorumuna göre; düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip bireyin bu sebeplerle askerlik hizmetini yapmak istememesi, onun kişisel özgürlüğü kapsamına girmektedir.
Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 18. Maddesi’ne göre ise; ‘herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kendi tercihiyle bir dini kabul etme veya bir inanca sahip olma özgürlüğü ile tek başına veya başkalarıyla birlikte toplu bir biçimde, aleni veya özel olarak, dinini veya inancını ibadet, uygulama, öğretim şeklinde açığa vurma özgürlüğünü de içerir’. Söz konusu maddenin ikinci bendinde; ‘hiç kimse, kendi tercihi olan bir dini kabul etme veya inanca sahip olma özgürlüğünü zayıflatacak bir zorlamaya tabi tutulamaz’ denilmektedir. Gerek dini, gerek felsefi, gerekse siyasi görüşleri sebebiyle askerlik yapmayı reddeden kişilerin temel iddiası, dini, felsefi ya da siyasi görüşlerine göre benimsemeleri mümkün olmayan bir silahlı organizasyonun parçası olmaya zorlanmalarının, sözleşmede belirtilen bu hak kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönündedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde vicdani ret kavramı açıkça tanımlanmamış olsa da “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” deyişi ile sözleşmenin “vicdani ret” kavramını en azından dolaylı olarak tanımladığı düşünülebilir.
Bugün temel itibariyle iki çeşit vicdani ret yorumu olduğundan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki Rawls’ın dile getirdiği hukuki formülasyondur. Rawls’a göre vicdani ret “az ya da çok doğrudan hukuki bir hüküm veya idari bir emir ile uyumsuzluktur” (Rawls, age, 368.) ve kişinin tutumunu temellendirdiği nokta reddetmek davranışıdır. İkinci bakış açısı ise Arendt’in vicdani yaklaşımıdır. Arendt’e göre “vicdan bireyin iç dünyası ile ilgili olması sebebiyle apolitik olmak zorundadır” dolayısıyla kişinin tutumunu belirleyen etken politik ya da hukuki değil vicdani bir güdüdür (Arendt, age, 85.).
Bu iki farklı yorumun bir ölçüde birbirlerini tamamladıklarını söyleyebiliriz. Çünkü vicdani ret her şeyden önce ‘yaşama hakkının’ kimsenin emir ya da iradesiyle kimsenin elinden alınamayacağını ve kendi yaşantısı üzerinde bir başkasının tasarrufta bulunmasının imkanı olmadığını vurgular. Oysa kişinin hayatı üzerinde iki farklı hak iddiası vardır. Bunlardan ilki insanın kendisine, ikincisi ise iktidara aittir. Thoreau’nun söylediği gibi, “Üstlenmeye hakkım olan tek sorumluluk, her zaman doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapmaktır” prensibiyle hareket eden birisi için iktidarın ondan yerine getirmesini beklediği görev ve sorumlulukların kişisel doğrularla çelişmesi iktidarla birey arasında bir çatışma doğurur. Kişisel inanç ve değerler ile yasanın talep ettiği ödev ve sorumluluklar arasındaki bu uyumsuzluk, aslında politik yapıdan bir sapma halidir. Bu sapma kişinin kendi öznelliğini genelliğin karşısına, hatta önüne yerleştirmesinden kaynaklanır. Kişiye uyması emredilen yasanın haksızlığı ya da adil olmaması kadar iktidarın bir kötüyü yapmayı buyurmasını merkeze alan bu tavır doğrultusunda iktidarın öldürmeyi emrettiği savaşa katılmayı reddeden kişi kendi benlik duygusuyla, insan öldürme kötülüğünü yapamayacağı için savaşma ödevini yerine getiremeyeceğini ilan eder. Bireyin kendi vicdanı çerçevesinde tanımladığı vicdani değerler doğrultusunda yaşadığı hayatı üzerinde, kendisinden başka hiç bir gücün tasarrufunu kabul etmeyen kişinin vicdani retçi olduğunu söyleyebiliriz. Vicdani ret, toplumsal ortak bağ ve akılsallığın kökten bir reddi, dolayısıyla bu bağdan çıkma talebi değil, bu akılsallık içerisinde kendi değer ve iyisini koruma talebidir. Vicdani reddin toplumsal uzlaşımı bozmaksızın taşınabilecek bir hak olarak tesisinin önündeki en önemli engel, bireyin sözleşmenin tarafı olduğu kabulünde temellenen yasaya uyma hukuki yükümlülüğü ile kendi değerini koruma ahlaksal yükümlülüğü arasındaki uyuşmazlıktır. Bu uyuşmazlık, bireyin değerini, dolayısıyla ahlaksal bütünlüğünü bozacak olan bir yasanın adil olamayacağı teziyle birleştirildiğinde, vicdani ret, adalet ilkesi gereği kabul edilmesi gereken bir hak haline gelir (Toker, 2008).
Birey hayatını bir yandan belirlemiş olduğu vicdani değerler çerçevesinde yaşamaya çalışırken öte yandan doğal olarak tarafı olduğu kabul edilen toplum sözleşmesinin ve toplumsal organizasyonun kurumsal yapısı olan devletin ondan beklediği görev ve sorumlulukları yerine getirmek durumundadır. Bu görev ve sorumluluklar yasayla belirlenmiştir. Birey, şiddet kullanma yetkisini elinde bulunduran devletin belirlediği yasalarla gönüllü ya da zoraki olarak işbirliği yaparak hayatını sürdürebileceği gibi, yine yasaların içermesi ve koruması gereken haklarına dayanarak bunlara muhalefet ederek yaşamayı da seçebilir. Bu itaatsizliğin sebebi, vicdanının sesinden daha üstün bir kanunu kabul etmemek veya devlete karşı duyduğu güvenin sarsılması sebebiyle ona devretmiş olduğu yetkileri geri almak istemesi olabilir.
Vicdani ret, kişinin, dini, siyasi, ahlaki nedenlerle askerlik hizmetini, silahaltına alınmayı reddetmesidir (Major, agm, 349.). Kavramın en temel tanımı olduğunu söyleyebileceğimiz bu tanım, vicdani retçilerin kararlarını bir bildiri ile açıklamaları sebebiyle şu şekilde genişletilebilir; “Vicdani ret kişinin ahlaki tercih, dini inanç, felsefi görüş ya da politik nedenlerle askeri eğitim ve hizmette bulunmayı, silah taşımayı ve kullanmayı kamusal bir açıklamayla reddetmesidir.” (Başkent, 2010) Tanıma yapılan bu ilave öncelikle pratik olarak vicdani ret sürecinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Ayrıca gerçekleştirilen eylemin bir ‘fikir beyanı’ olarak kamuoyuna duyurulması eylemin siyasi boyutunu ortaya koyacaktır. Kanunun kişiden beklediği askerlik yükümlülüğünü yerine getirmeme eylemini aşan bu fikri boyut, vicdani reddin asker olmama eylem(siz)liliğinin dışında, kanunen suç olan bir düşüncenin ifade edilmesi ile birlikte iki kere suç olduğunun altını çizecektir.
Vicdani Ret Kategorileri
1983’te Birleşmiş Milletlere sunulan ilk vicdani ret raporu şu tanımı önermiştir (aktaran Speck, Friedrich, 2008):
“Vicdanla kast edilen dini ya da insani kökenli olabilecek samimi etik kanaatlerdir(...). Bu kanaatleri iki temel sınıfa ayırabiliriz: birincisi her türlü koşulda öldürmenin yanlış olduğu kanaatidir (pasifist ret), ikincisi ise bazı durumlarda şiddet kullanmayı haklı bulurken bazı durumlardaysa haksız bulan kanaattir ki ancak bu durumlarda reddetmeyi gerektirir (askerlik hizmetinin kısmen reddi).”
Vicdani retçileri birçok alt kategoriye göre sınıflandırabiliriz. Ancak bu sınıflandırmanın en temel düzeyi, kişiyi vicdani redde yönelten motivasyonun dini ya da seküler olmasıdır. Dini ve etik ret askerlik hizmeti, savaş ve şiddetten kategorik olarak sakınan belirli dini gruplar veya geleneklerden kaynaklanmaktadır (Marcus, 1998). Seküler retçiler ise genellikle pasifistlerden oluşur ve vicdani ya da felsefi/ideolojik sebeplerle şiddetin tüm formlarına karşıdırlar (Marcus, 1998). Gerek dini gerekse seküler vicdani retçi olsun, kişinin devletle/toplumla işbirliğinin derecesi, vicdani ret kategorisini belirleyen bir başka faktördür. Seküler reddin gerekçelendirilmesi noktasında etnik, ulusal veya ırkçı motivasyonlardan yola çıkabilecek olan seçici retçilik ve kadın retçiler de kategorik olarak açıklama gerektiren diğer unsurlardır.
Dini ve Etik Vicdani Retçiler
Bilinen ilk vicdani retçilerin dini inançları sebebiyle öldürmeyi, dolayısıyla orduda yer almayı reddedenlerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Evrensel Barış Kilisesi’nin mensuplarından Quakerlar, 17. yüzyılda askerlik hizmetinde bulunmayı tutarlı biçimde ve topluca reddeden ilk topluluktur. Menonit, Brethen, Dunker, Amiş gibi diğer Protestan mezhepler de vicdani reddi benimsemişlerdir. Pasifist gelenekten gelen bu gruplar her türlü savaşa karşıdırlar ve kendilerine “direnmeyen” (non-resistant) ya da “savunmasız Hıristiyanlar” demişlerdir (Tolstoy, s. 25-29). Halen zorunlu askerlik uygulaması bulunan ve askeri çatışmaların yoğun biçimde yaşandığı bir ülke olan İsrail’deki Haredi Musevileri (ultra Ortodoks Museviler), İsrail devletinin kurulmuş olduğu 1948 yılından beri askerlik hizmetinde bulunmayı reddetmektedirler.
Her biri diğerinden farklı da olsalar burada isimleri geçen tüm gruplar, tüm farklı dinlerin kitap ve öğretilerinde ifade bulan “öldürmeyeceksin” emrini hiç bir tavizde bulunmadan takip etmek konusunda ısrarcı olan pasifist gruplardır. Kendi inançları doğrultusunda şiddetten uzak bir hayat yaşamayı ‘samimiyetle’ benimsemiş bu insanlar için yasal düzenlemeler yoluyla askerlik hizmetinden muaf tutulmanın imkanı pek çok dünya ülkesinde hazırlanmıştır.
Yehova Şahitleri de herhangi bir şekilde yaşamlarına şiddeti sokmayı reddeden bir başka gruptur. Ancak Armagedon’la birlikte çıkacak son savaşta İsa adına savaşmayı benimseyen Yehova Şahitleri pasifist olarak adlandırılamazlar. Bu bakımdan Yehova Şahitleri’nin dini vicdani retçilerin seçici retçi bir alt kategorisi oldukları söylenebilir.
Yapılan araştırma kapsamında pek çok kaynakta izi aranmış olsa da İslam tarihinde savaşı ve savaşmayı reddeden bir topluluğa ya da akıma rastlanmamıştır. Bu maddi gerçeğe rağmen İslamın savaşçı bir öğreti olduğu varsayımının doğru olduğunu söyleyemeyiz. Sufilik, Bektaşilik ve Mevlevilik gibi pek çok barışçı ve hümanist yorumu da bulunan İslam dini, diğer dinlerle paralellik içinde savaşa ve öldürmeye ilişkin katı kurallar koyarak bu konuda derin bir ahlaki öğreti betimlemiştir. Buna rağmen İslam dinine mensup topluluklar arasında vicdani ret tutumunu geliştirmiş olanlara rastlanamaması ancak İslam coğrafyasının kültürel farklılıklarıyla açıklanabilir.
Dini temelli vicdani ret halen varlığını sürdürüyor olsa da diğer vicdani ret hareketlerinin hızla gelişmesi sonucunda görünürlüğünün nispeten gerilediği söylenebilir. Yine de halen askerlik hizmetinden muaf tutulmanın en yaygın kabul gören halinin dini inanç nedeniyle vicdani ret olduğu görülmektedir (Lippman, 1990-1991).
Seküler Vicdani Retçiler
Dini sebeplerle askerlik hizmetinde bulunmayı reddedenlere kıyasla seküler vicdani retçilerin daha karışık ve tartışmalı bir kategori olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü vicdanın sekülerleşmesi süreci sonunda ortaya çıkan bu yeni retçilerin ‘samimiyetleri’ yetkili organlar tarafından her zaman şüpheyle karşılanmıştır. Bu kategorinin geneline dair söyleyebileceğimiz; bu kişilerin askerlik hizmetinde bulunmayı ya belirli koşullar altında kabul edebilecekleri ya da askerlik hizmetinde bulunmak yerine yasayla belirlenmiş başka hizmetleri yapmayı kabul edebilecekleridir. Dolayısıyla bu kategorideki vicdani retçiler için ‘seçici vicdani retçiler’ diyebiliriz.
Bu insanlar, savaşa katılmalarının mümkün olmadığını, çünkü karşı tarafın mücadelesini meşru ya da takdire şayan bulduklarını veya kendi hükümetlerinin müdahalesinin haklı olmadığını savunabilmektedirler (Wolf, 1982). Bu ifade akla hemen ‘haklı savaş-haksız savaş’ tartışmasını getirmektedir (detaylı bilgi için bkz. Grotius, 1967). Halen güncelliğini koruyan bu tartışma yakın zamanda I. Körfez Savaşı, dağılan Yugoslavya Cumhuriyeti’nin iç savaşları ve son olarak Afganistan ve Irak’ta devam etmekte olan çatışmalarla ilişkili olarak gündeme gelmektedir. Savaşan taraflardan birinin öne sürdüğü ‘geçerli’ nedenlere ikna olmayan kişiler bu savaşlarda kendi ülkelerinden taraf olmayı reddetmiş ve ordu hizmetine girmemişlerdir. Bu ve benzeri gerekçelerle ordu hizmetine girmeyi reddedenlerin, geçmişte de pek çok örneğine rastlamak mümkündür. Örneğin Soğuk Savaş sırasında Litvanyalı askerlerden oluşan bir grup, Sovyet ordusuna katılmayı reddederken Litvanya ordusuna katılmaya gönüllü olmuşlardır. Benzer şekilde 1940’lardan itibaren Amerika’daki bir grup siyah Müslüman, ırkçı bir kurum olduğu gerekçesiyle orduya katılmayı reddetmiştir ve siyah Müslüman retçiler 2. Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı ve Körfez Savaşı sırasında askeri mahkemelerde yargılanmış ve hapis cezalarına çarptırılmışlardır (Moskos, Chambers II, agm, 6.). Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi devletler bu gibi gerekçelerle savaşa katılmayı reddedenlere karşı genellikle hoşgörüsüzdür. Çünkü bu davranış, savaşa karar veren merci olarak devlet otoritesinin sorgulanması anlamına gelmektedir. Böyle bir sorgulama kişinin devlete karşı itaatsizliğinin boyutlarını öngörülemez bir noktaya taşımaktadır.
Çeşitli ideolojik sebeplerle askerlik yapmayı reddeden vicdani retçilerin arasında orduya katılmaya sadece geri hizmette bulunmak ve silah kullanmamak şartıyla rıza gösterenler de bulunmaktadır. Bu tip vicdani retçilerin en bilinen örneği Amerikan ordusunda Vietnam savaşı sırasında sağlık personeli olarak çalışmayı kabul eden retçilerdir. Bu tür retçiler askeri sistemin işlemesine yardımcı oldukları için sistemle önemli bir sürtüşme yaşamazlar. Hatta bu kişilerden Desmond Doss İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan Ordusunda Tıbbi Müfreze’de görev yapmış ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Meclisi’nden onur madalyası (Congressional Medal of Honor) almıştır. Bir diğeri Thomas W. Bennett ise Vietnam Savaşı’nda Amerikan Ordu doktoru olarak görev yapmış ve ABD Meclisi tarafından onur madalyası ile ödüllendirilen ikinci vicdani retçi olmuştur.
Bunun yanında orduya katılmayı reddeden ancak zorunlu askerlik hizmeti yapmak yerine birçok devletin önerdiği alternatif sivil hizmetlerde bulunmayı kabul eden vicdani retçiler de vardır. Pek çok ülkede alternatif hizmetlerde bulunmak vicdani retçilerin ‘içtenliğinin’ ölçütü olarak kabul edilmektedir. Alternatif sivil hizmette bulunmayı kabul eden vicdani retçiler genellikle zorunlu askerlik süresinden daha uzun bir süre devletin belirlediği bir başka işi ücretsiz ya da çok düşük ücretli olarak yapmaktadır. Bu işler genellikle hastanelerde veya yaşlı ve çocuk bakım evlerinde hastalara ve yardıma muhtaç insanlara bakmak gibi işler olmaktadır (Moskos, Chambers II, agm, 4-6.). Ancak bu gibi alternatif hizmetlerde bulunmayı kabul etmeyen “total” vicdani retçiler de vardır.
Total retçiler, diğer vicdani retçilerden farklı olarak zorunlu askerlik hizmetinde bulunmamakla birlikte buna alternatif olarak getirilen her türlü sivil hizmette bulunmayı da reddederler. Dahası açıklanan total ret deklarasyonlarına baktığımızda bu kişilerin devletle aralarındaki vatandaşlık bağını reddettikleri ve vergi vermek de dahil olmak üzere devletle hiç bir ilişki içine girmek istemedikleri ve bir ülkenin vatandaşı olmayı dahi kabul etmedikleri görülmektedir. Total retçiler bugün dünyanın hemen her yerinde hapsedilmeye ve kötü muameleye maruz kalmaya devam etmektedirler (Moskos, Chambers II, agm, 4-6.).
Total ret kavramını benimseyen anarşist çevreler ise bu tutumu şu şekilde ifade etmektedir (Goodal, 1997):
“Devlet en büyük düşman olup, bir insanın kendi kararlarını kendisinin vermesinin, özgürlüğün inkârıdır. Dolayısıyla, biz de devleti ve kendisinin adına birilerini öldürmemiz gerektiği fikrini inkâr ediyoruz.”
Zorunlu askerlik hizmetinin anayasal bir mecburiyet olduğu ülkelerde total ret devletle retçiler arasında devam eden mücadeleyi daha da şiddetlendirmiştir. Sistemle retçilerin sürtüşmesini azaltan bir biçim olarak seçici ret, devletin kişiyi yapmakla mükellef tuttuğu görevlere yöneltilen açık bir muhalefet olması sebebiyle devletin mutlak otoritesini sarsacak bir tehdit olarak algılanmış ve devletin diğer yetkileri hakkında da kuşku duyulabileceğinin sinyallerini vermiştir. Ancak devletin savaşa karar verme, vergi toplama gibi temel özelliklerini kökten sorgulayan total ret devlet otoritesine toptan bir başkaldırı ve itaatsizlik haline gelmiştir. Devletin vatandaşları üzerindeki tahakkümünü tümden reddeden total retçiler, seçici ret ile potansiyel bir tehlike olarak kendisini hissettiren devlet otoritesinin toptan inkârının hayata geçtiğini göstermektedir.
NATO, Birleşmiş Milletler (BM) ve AB gibi uluslararası birlik teşebbüsleriyle en azından kendi sınırları içinde sıcak savaş ihtimalini bertaraf etmeye yönelen ve bunu büyük oranda başaran devletler, vatandaş devlet çatışmasının önüne geçecek yasal düzenlemelerle askerlik hizmetini anayasal bir vatandaşlık ödevi olmaktan çıkartmaya başlamışlardır. İşte bu noktada total ret kendiliğinden amacını yitiren vicdani reddin boşalttığı mücadele alanını doldurmuş ve antimilitarist mücadele kültürünü sürdürmeyi amaçlamıştır. Bu gibi ülkelerde total retçiler silah sevkiyatlarını ve nükleer çalışmaları önlemek, profesyonel askerlerin vicdani ret hakkını kazanmalarını sağlamak gibi farklı konularda eylemlilik göstermeye başlamışlardır. Zorunlu askerlik hizmetinin kaldırılmasıyla somut mücadele nesnesini kaybeden vicdani ret, düşünsel temellerine geri dönerek mücadele idesi olan militarizmi tekrar odağa yerleştirir.
Bu durum, tarihi çok daha eskiye dayanıyor olsa da vicdani ret hareketinin somut mücadele nesnesine olan uzaklığı sebebiyle eklemlenmekte zorluk çeken kadınların geri dönüşüne sebep olmuştur. Son yıllarda total retlerini açıklayan kadınlar başta İspanya olmak üzere tüm Avrupa’da ve Türkiye’de, hem devletin militarist politikalarına hem de erkek egemen toplumsal yapıya karşı duruşlarını total ret çerçevesinde duyurmaya başladılar. Böylece tarihsel olarak vicdani retçi erkekleri destekleyen ve teşvik eden eş, anne, kardeş rolünün yerine kadınlar da antimilitarist mücadeleye daha aktif biçimde katılmış oldular.
Vicdani Redde İlişkin Bazı Kavramlar
Her ne kadar savaşa katılmayı reddetme tutumunun izini MS üçüncü yüzyıla kadar takip edebiliyorsak da günümüzde kullandığımız anlamıyla modern devletin yurttaşlarından yerine getirmesini beklediği bir yükümlülük olarak zorunlu askerliğin reddi belirli tarihsel gelişmeler sonucunda bu noktaya gelmiştir. Bu gelişmelerin en önemlisi sürekli yurttaş ordularının tesisi ve bu süreçle birlikte giden modern devlet yapısının inşasıdır. Ordu ve devlet organizasyonlarının doktrini olarak militarizm bu bağlamda incelenmesi gereken kavramların başında gelmektedir. Militarist uygulamaların hayata geçmesini sağlayan en önemli enstrüman olarak kullanılan zorunlu askerlik ise toplumların militarizasyonu ve vicdani reddin temel varlık nedeni olarak ele alınacaktır. Ordu, devlet ve yurttaş ilişkilerinde meydana gelen önemli değişikliklere karşı sivil halk cephesinden yükselen muhalefetin doktrin ve pratikleri olarak sivil itaatsizlik ve antimilitarizm de bu başlık altında incelenecek diğer kavramlardır.
Modern Devlet ve Militarizm
Zorunlu askerlik hizmetinde bulunmayı reddetmek tutumunun gerekçelerini kavramak için zorunlu askerliği bir gerek şart olarak toplumsal alana taşıyan düzeni, yani modern devleti ve onun bir enstrümanı olarak militarizmi tarihsel ve sosyolojik olarak anlamak gerekir.
Modern devletin günümüzdeki halini alması bir dizi tarihsel gelişmeden kaynaklanmıştır. Ortaya çıkan bu yeni yapı prensipte insanları yabancıların saldırılarından ve birbirlerinin zararlarından koruyarak, mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak genel gücü kurmanın yegâne yolu olarak kabul edilmiştir. Bu merkezi yapının inşası için insanların bütün kudret ve güçlerini tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete devretmeleri gerekmiştir (Hobbes, 2001). Ortaya çıkan bu yeni yapının işleyişini belirleyen doktrinin/sistemin adı ise militarizmdir.
Militarizm Uluslararası Sosyal Bilimler Ansiklopedisi’nde şöyle tanımlanmıştır: “Militarizm savaşa değer veren, devlet ve toplum nezdinde silahlı kuvvetlere üstünlük tanıyan bir doktrin veya sistemdir. Militarist yapının şiddetin kullanım fonksiyonunu ve kurumsal yapılarını över. Aynı zamanda hem bir siyasi yönelim hem de güç ilişkisidir.” Bu tanımdan yola çıkarak militarizmi üç ayrı özelliği çerçevesinde inceleyebiliriz. Bunlardan ilki bir siyasal kontrol aracı olarak şiddetin kullanımı, ikincisi bu siyasal kontrol biçiminin kurumsal yapısı ve aktörü olarak ordu, üçüncüsü daha geniş anlamda bu siyasal kontrol biçiminin sosyal ve politik aktörler arasındaki güç ilişkilerini düzenleyici etkisidir (Akça, s. 30).
Militarizmi bir siyasal kontrol biçimi olarak hayata geçirmenin vazgeçilmez şartı devletin şiddet kullanımını ve/veya şiddet kullanma tehdidini tekelinde bulundurmasıdır. Şiddet kullanımı her zaman şiddete fiziksel olarak başvurulmasını gerektirmese ve kendini ideolojik, yasal, ekonomik vb. şekillerde gösterse de fiziksel şiddete başvurmak ya da buna başvurma uhdesini elinde bulundurmak militarizmin en belirgin özelliğidir.
Max Weber’in tanımına göre; “devlet, belirli bir toprakta meşru fiziki güç kullanma tekelini elinde tuttuğunu (başarıyla) iddia eden insanlar topluluğudur”. Şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran modern devletin bu yetkiye “şiddeti toplumsal ilişkilerden tasfiye etmek ve toplumsal ilişkilerde şiddet kullanımını mümkün olan en düşük seviyeye indirmek” amacıyla başvurduğu iddia edilmektedir (Sancar, s. 13, 2000-2001). Bu şekilde “insandan insana yönelen tehdidi sıkı kurallara bağlayan devletin, şiddeti hesaplanabilir ve öngörülebilir hale getirerek günlük yaşamı sürekli güvensizlik ortamından kurtarmayı” hedeflediği söylenmektedir (aktaran Sancar, agm, s. 30). İstatistikler bu amaca ulaşıldığını teyit etmektedir. Özellikle Avrupa devletlerinin şiddet araçlarını denetlemek, yönetmek ve tekellerine almak yönünde gittikçe kuvvetlenen eğilimleri sonucunda günümüzde bir başka sivilin elinden ölme riski önemli ölçüde azalmıştır. Örneğin 13. yüzyılda İngiltere’de öldürme oranları bugünkünün on katı iken, 16. ve 17. yüzyıllarda bu oran günümüzdekinin iki katı seviyesine ancak ulaşmıştır (Tilly, s. 125, 2001). Günümüzde ise sivillerin silahsızlandırılması ve zor kullanma yetkisinin devlet tarafından tamamen ele geçirilmesi özellikle Avrupa’da tarihte görülmüş en düşük öldürme oranlarının görülmesine sebep olmaktadır (age, s. 125).
Böylesi bir “güvenlik” ortamının sağlanmasının gerek şartı sivil halkın silahsızlandırılmasıdır. Devletin, sivilleri silahsızlandırma çabası ile daimi ordu kurma çabası her zaman birbirlerini izleyen iki gelişme olagelmiştir. Bir taraftan siviller silahsızlandırılırken diğer yandan devlet rakipsiz biçimde silahlanmış ve bunun doğal bir sonucu olarak devlet otoritesini elinde bulunduranların gücü yurt içi rakipleri ve muhalifleri karşısında büyük oranda artmıştır. Böylece, Tilly’nin de söylediği gibi 16. yüzyıla kadar devletin sürekli ordu kurma çabalarıyla birlikte sürdürülen sivil halkın silahsızlandırılması çalışmaları sonrasında Batı devletlerinde bir muhalif fraksiyonun iktidarı ele geçirmesi silahlı kuvvetler ile etkin bir işbirliği olmaması durumunda neredeyse imkansız hale gelmiştir (age, s. 128). Bu gelişme iktidar odaklarının mutlaklaşması sonucunu doğurmuştur. Sivil halk şiddet araçlarından arındırılırken devlet kendi şiddet araçlarını korkutucu boyutlarda inşa etmiş ve bunu yaparken de sermaye ve kapitalistlere fazlasıyla bel bağlamıştır (age, s. 126-7). Bu iş birliği sonucunda “düzenin uygulanmasında, idari personeli, fiziki gücü ve şiddetin meşru kullanımını elinde tutan” (Weber, s. 80, 1987) egemen sınıflar hemcinslerine zor uygulayarak onları itaat ettirmiş ve güçlerini kullanarak onların elde edemediği para, mal, saygı ve zevklere erişme konusunda kendilerine büyük avantajlar sağlamışlardır (Tilly, age, s. 128-9). Bu bağlamda “modern devletin ortaya çıkışı ile ulus ve sınıf bilincinin oluşması aslında aynı hikayenin iki farklı yüzüdür.” (Mann, s. 43. 1984) Devletlere egemen olan güçlerin sınıfsal oluşumunda modern devletin kurumsal yapılarının ve bu kurumsal yapıların başat aktörü olarak ordunun inşası önemli bir rol oynamıştır.
Militarizmin kurumsal yapısı ve aktörü olarak “orduların ortaya çıkması kabul edilenden çok daha büyük bir sosyolojik olaydır.” (Giddens, s. 155, 2008) Modern devlete egemen güçlerin iktidarının ve yeni toplumsal düzenin vazgeçilmez bir parçası olan ordu “devletin başat kurumu ve bütünleyicisi olmuştur.” (Kardaş, 2006) Ordu organizasyonunun inşası iki hiyerarşik yapılanmayı ve iki modernleşme sürecini birden ihtiva etmiştir. İçeride hiyerarşik olarak subay ve erin ilişkisini kurarken, dışarıda bunların diğer sosyal sınıflarla ilişkilerini düzenlemiştir. Bürokratikleşme ve profesyonelleşme ile de iki önemli modernleşme sürecini işletmiştir. Hiyerarşik organizasyonun prensipleri bürokratik devlet yapısı tarafından model alınmıştır ve kurumsal olarak modern devlet yapısının şekillenmesinde kurucu etkisi olmuştur. Buna rağmen ordu profesyonelleşerek sınıflar ve devlet bürokrasisiyle ilişkilerindeki kurumsal özerkliğini korumuştur (Mann, s. 402, 1993).
Ordunun kendi içinde kurduğu hiyerarşik yapıyı hem devlet organizasyonuna hem de toplumsal yapıya ihracı sonucunda devlet ve yurttaş ilişkilerinde de önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bürokratik devlet organizasyonunun inşası ile yürürlüğe giren uygulamalar devlet ve yurttaş arasındaki ilişkiye sistematik bir hiyerarşik karakter kazandırmıştır. Diğer yandan ordu-devlet ilişkileri açısından devletlerin varlıklarını devam ettirebilmek için belli bir coğrafyada sürekli silahlı güç istihdam etmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Böyle bir devlet yapısını oluşturmayı başaran yönetici/hükümdar bu silahlı gücün insani ve maddi kaynaklarını sağlayabilmek için bürokratik devlet organizasyonunu kurmaya mecbur kalmıştır. Bürokratik devlete duyulan ihtiyaç ile silahlı güçlere duyulan ihtiyaç arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi vardır. Asker alımı, hazine ve vergi toplamayla ilgili bürokratik yapılar ve kurumlar oluşturulmadan bir ordunun varlığını devam ettirmek mümkün değildir. Dolayısıyla ordu, devlet ve yurttaş ilişkileri bu yeni ihtiyaçlar doğrultusunda yeniden inşa edilmiştir.
16. yüzyıldan itibaren modern devletin kendi bürokratik yapısıyla birlikte ortaya çıkmaya başlaması o güne kadar uygulanmamış bazı yenilikleri gündeme getirmiştir. 1400’den önce, patrimonyalizm döneminde, hiçbir devletin sözcük anlamıyla ulusal bütçesi yokken, 1600’de ulusal bütçeyi oluşturmak için Fransa’da toplanan vergiler ortalama bir işçinin 50 saatlik ücretine denk gelmiştir. 1963’e gelindiğinde ise toplanan vergiler ortalama bir işçinin 700 saatlik ücreti seviyesine ulaşmıştır (Tilly, age, s. 134). Halk üzerinde giderek artan bir yük haline gelen bu vergilerin nasıl toplanabildiğini devletin vergi toplama yetkisi ile açıklamak mümkün değildir. Bu durum ancak devletin şiddet kullanma tekeliyle birlikte düşünüldüğünde anlaşılabilir.
“Kamusal amaçlar için kullanılacak vergi gelirleri olmaksızın modern devletin var olması çok zordur.” (Pierson, s. 58, 2000) Zira modern devlet organizasyonunun tüm masrafları bu vergilerden karşılanmaktadır. Toplanan vergilerle birlikte büyüyen devlet organizasyonunun en büyük harcamasını ise savaş masrafları oluşturmuştur. Öyle ki 1688–97 Augsburg Ligi gibi uzun dönemli bir savaşla ilk büyük sıçramasını yaparak 22 milyon sterline çıkan Britanya borçları, 1783’e gelindiğinde bu arada girilen diğer büyük savaşların etkisiyle 238 milyon sterline çıkmıştır (Tilly, age,135). Asker toplamaktan askeri eğitime giderek gelişen bir organizasyon olarak 16. ve 17. yüzyıllarda ordular büyümüş ve büyük bir iş haline gelmiştir (Tilly, age,135). Savaş yalnızca asker toplamak ve onlara ödeme yapmaktan ibaret olmaktan çıkmıştır. Paralı asker toplama sisteminden daimi ordu düzenine geçilmesiyle birlikte devlet “ödeme karşılığı savaşan” askerleri (soldier) ( Tilly, age, 146)beslemek zorunda da kalmıştır. Askeri harcamalar modern devletin gider kalemlerinden en büyüğü haline gelmiştir. Örnek vermek gerekirse 1130–1815 yılları arasında Britanya toplam gelirinin %75 ile % 95’ini savaşa ve savaş hazırlıklarına harcamıştır (Mann, age, s. 31). Ordu maliyetlerinin bu denli artmasının arkasındaki esas neden savaşan asker sayısındaki büyük artıştır. Bu artış öylesine çarpıcıdır ki Fransa’da 1500’de 18 bin kişi (Fransa nüfusunun %0,1’i) silâh altındayken bu sayı 1700’de 400 bine (%2,1’e) çıkmıştır. Öte yandan 19. yüzyıl itibariyle iyiden iyiye büyüyen devlet organizasyonuyla birlikte savaş harcamaları toplam devlet giderlerine oranla giderek azalmaya başlamıştır (Tilly, age, 141).
Ordu, devlet ve yurttaş ilişkilerindeki bu büyük değişiklik pek çok toplumsal çalkantıyı da beraberinde getirmiştir. Uluslararası düzeyde düşmanlarıyla savaşan devletler içeride de üzerlerine yüklenen büyük yükün ağırlığı altında ezilen halklarının isyanlarıyla başa çıkmak durumunda kalmıştırlar. Dış tehditler kadar iç tehditlere de yöneltilebilen şiddetin mali kaynaklarının yaratılması modern devlet için hayatidir. Düzenli ulusal ordu modelini benimseyen modern devletlerin, uluslararası düzeyde dış düşmanlara saldırmak ve onlara karşı ulusal sınırları korumak için oluşturdukları ordularıyla, ulusal nüfusu denetlemek için oluşturdukları polis güçleri arasındaki ayrım çok yavaş gelişmiş ve bu süreç hiçbir zaman tamamlanamamıştır. Ancak 19. yüzyılda Avrupa devletleri, sivil halkı denetlemekte uzmanlaşmış üniformalı, maaşlı, bürokratik polis kuvvetlerini kurabilmişlerdir. Böylelikle ordularının dış fetihlerde ve uluslararası savaşlarda yoğunlaşmak üzere serbest kalmalarını sağlamışlardır (Tilly, age, 136).
Ordunun ihtiyaçları çerçevesinde sosyal ve politik aktörler arasındaki güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ile tüm toplumsal yapı militarist bir anlayışla örgütlenmiştir. Modern devletlerin başat ve bütünleyici kurumu olarak ordu organizasyonu hem devlet aygıtını, hem de daha sonradan ortaya çıkan ticari firmalar da dahil olmak üzere tüm organizasyonları etkileyerek teknik ve araçsal akıl temelinde oluşan militarist modern devlet yapısının belirlenmesinde başrol oynamıştır. Gelişen kapitalist üretim teknikleri doğrultusunda bir makineye benzetebileceğimiz toplumların ve bu makinenin dişlilerini oluşturan insanların, belli bir düzen ve ahenk içinde hareket etme ihtiyaçları, insan emeğini gerek askeri anlamda gerekse endüstriyel anlamda, daha önceden olmadığı kadar kıymetli bir hale getirmiştir. Bununla birlikte devletin her yurttaşının emeğinden maksimum verimi alabilmesi için talim, terbiye ve eğitim politikaları geliştirilmesi gereksinimi doğmuştur. Bu politikaların öncü örneğini hızla çoğalan asker ihtiyacını sağlamak için örgütlenen askeri eğitim projeleri oluşturmuştur ve bunlar toplumsal yapıyı radikal biçimde değiştirmiştir. Bu projeler dahilinde silah (alet) kullanabilme yetisini bir beceri olmaktan çıkartarak alelade insanların da silah kullanabilir hale gelmelerini sağlayan ve silah kullanımı için yapılması gereken her tekil eylemi açıklayan akış şemaları ile askere alınan kişilere eğitim verilmeye başlanmıştır. Askerlere, bu şemalarda gösterilen ‘doğru’ prosedür otomatik olarak uygulanana kadar gerekli alışkanlığı kazandırma tatbikatları yaptırılmıştır. Her askere, hareketlerinin içinde bulunduğu grupla bir bütün olarak koordine edebilmesi için, komuta talimatlarına aynı anda cevap vermesi öğretilmiş ve tek tip kıyafet (üniforma) uygulamasına geçilmiştir. Bu yeni yapılanma silahlı kuvvetlerin savaş alanındaki davranışlarında büyük değişikliklere sebep olmuştur ve yeni savaş yapma usulünde kişisel gösteri ve kahramanlık dramatik olarak önemini kaybetmiştir (Giddens, age, 156-157).
Ordu ve polis teşkilatı arasındaki ayrımın tamamlanması ve savaş araç ve teknikleriyle ilgili büyük teknolojik gelişmelerin yaşanmasından sonra 20. yüzyıl dünyası çok daha kanlı ve korkutucu bir hale gelmiştir (Age, 9). Yaygın kanının aksine barutun icadından beri orduların öldürme kapasitesi çok fazla artmamıştır. 15. ve 18. yüzyıllar arasında öldürme oranındaki ilk sıçramaya kapitalist üretim tekniklerinin önderlik ettiği endüstriyel ilerleme sebep olmuştur. Ancak 18. ile 20. yüzyıllar arasındaki ilerleme bu oranı defalarca aşmıştır. Günümüzde ise süper güçlerin sahip oldukları silahların dünyadaki tüm insanları bir kaç saat içinde öldürebilecek kadar güçlü olduğu bilinmektedir ve bu sebeple dünya halkları korku içinde yaşamaktadır (Mann, age, s. 33-4). Modern devletler varlıklarını tesis etme mücadelesine giriştikleri zamanlarda gerek kendi halklarına gerekse diğer halklara yönelttikleri şiddete başvurma seçeneğini “medenileştirerek” ona bir dolayım kazandırmışlardır. Bu amaçla modern devletler hem kendi halklarının hem de diğer ülke halklarının tehdit algılamalarını sürekli canlı tutarak bu algılamaya dayanan bir güvenlik talebi yaratmakta ve bu talebin gerekçesini oluşturacak çeşitli düşmanları sürekli olarak yeniden üretmektedir. Bütün bu tehdit tanımlama ve güvenlik talebi yaratma sisteminin temelinde toplumsal olarak içselleştirilmesi gereken korku öğesi bulunmaktadır. Sistem, varlığını devam ettirebilmek için toplumsal korku fenomenini sürekli canlı tutmak ve uyguladığı zor rejimini barışı tesis etmek söylemiyle maskelemek zorundadır. Modern ulus devletlerinin kurduğu bu düzenin ismi militarizmdir (Toker, 2006).
Mann’ın tanımıyla bir kez daha ortaya koymak gerekirse, “militarizm, savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilen bir sosyal aktivite olarak kabul eden bir toplumsal tutum ve bir dizi kurumdan oluşur.” (Mann, age, s. 25) Bu noktaya kadar üç önemli başlık üzerinden incelenilen militarist modern devlet tarafından düzenlenen yurttaşlık ilişkileri dahilinde “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilen bir sosyal aktivite” olarak görmediğini ilan eden vicdani retçilere karşı devletin tepkisi çok sert olmuştur. Çünkü militarist devlet örgütlenmesi, üretken ulus idealinin (makinesinin) çalışma rutininde probleme yol açabilecek her türlü farklılığı yok ederek, vatandaşlarını bütünleştiren ve aynılaştıran bir işlevi yerine getirmektedir. Bu işlev gereğince, devletin kendisine biçtiği rolü oynamayı reddeden, kendisini toplumun geri kalanından faklılaştırma talebiyle ortaya çıkan her birey öncelikle aynılaşmaya zorlanır. Militarizmin bireyden beklediği, kararlarını özgün iradesiyle alması değil düzenin mantığı doğrultusunda koyulan kurallara itaat etmesidir. Eğer birey aykırı tutumunda ısrarcı olursa devlet tarafından uygulanan baskı ve zor aracılığıyla öncelikle dışlanır, ya da yok sayılır, dahası yok edilir.
Militarizm, askeri değer ve pratiklerin yüceltilmesi ve sivil alanın şekillendirilmesidir (Altınay, s. 351, tarihsiz). Bir toplumsal örgütlenme ve politik iktidar yöntemi olarak militarizm; emir-itaat, hiyerarşi-disiplin, rütbe ve ritüel nizamına dayanır ve şiddet yüklü bir “siyasi idare” yöntemidir (Bora, 2006). Böyle bir düzen içinde hiçbir şey bağımsız bir varlığa sahip olamaz. Bünyesindeki her bir bireyin varlık sebebini sistem içinde oynadığı rol ile açıklayan bu düzende kendisine verilen görevi yerine getirmeyi reddeden kişi teorik olarak var olamaz. Militarist bir toplumda vicdani retçilerin içine düştükleri çıkmazın sebebi bu imkansızlıktır.
Zorunlu Askerlik
Her ne kadar Antik Yunan, Roma İmparatorluğu (Marcus, s. 913, 1940-1) ve Mezopotamya’da (Matthews, s. 142-3, 1981) da varlığından söz edilebilirse de, modern dünyada zorunlu askerliğin ortaya çıkışı Fransız Devrimi sonucunda şekillenmeye başlayan yeni dünya düzeniyle yakından ilişkilidir. Fransız Devrimi’nin toplum üzerindeki en sarsıcı etkisi insanların yaşama amaçlarında meydana gelen radikal değişiklik olmuştur. Feodal sistem; toplumun dirlik ve düzenini, din öğesini kullanarak yarattığı öte dünya korkusu ve yaşam boyunca verilen bir sınav tasavvuru üzerine kurmuştur. Bu noktada iktidarı elinde bulunduran ruhban sınıfı ve kraliyet, tanrının temsilci ve sözcüleri olarak tanrıdan aldıkları güç ile tebaalarına hükmetmişlerdir. Oysa ulus devlet düzenine dayalı modern dünyada, iktidar gökten yere inmiş ve yöneten ile yönetilenler arasında karşılıklı hak ve sorumluluklara dayalı yeni güç dengeleri oluşmuştur. Bu dengeler çerçevesinde; insanların üzerinde yaşadıkları, karınlarını doyurdukları topraklarına karşı duydukları sadakat kutsanmış ve iktidarın yönetim aygıtı olan devlet, toprakların bekasını sağlamaktan sorumlu organizasyon olarak tanrısallaştırılmıştır. Toprakla insanın kurduğu ilişkiyi düzenleyen devlet, vatandaşlara önceden sahip olmadıkları bazı imtiyazlar tanırken, bu imtiyazları hak etmeyi düzenleyen bazı ödevleri yerine getirmeyi de şart koşmuştur. Feodal sistemde tamamı krala ait olan toprakların savunması doğal olarak yine ona ait olan profesyonel askerlerce sağlanırken, toprakların mülkiyetinin kraldan alınıp halka devredilmesi, halkın kendine ait toprakları kendisinin savunması gerektiği doğal sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda devlet vatandaşlarına silah taşıma ve savaşma hakkını tanımış; ama onlardan vatandaş olmanın ve bu imtiyazları hak etmenin bir gereği olarak devlet adına savaşmalarını talep etmiştir.
Savaş koşullarında gerekçesi anlaşılır olan bu hak ve ödev birlikteliği, barış zamanında “hiçbir bireysel ve doğrudan çıkar vaat etmediği için, bir ideolojiye gereksinim duymuştur. Tabii olarak teritoryal bir ulus devletin ideolojisi milliyetçilik, bunun zemini de ‘vatan’ kavramı olmuştur.” (Aydın, 2008) Ne uğruna savaştığını bilen ve bildiği şey uğruna savaşan üniformalı yurttaşın zihninde ‘vatan ve millet uğrunda’ kayba uğramanın bir şeref, imtiyaz ve saygınlık meselesi olduğu algısını oluşturmak gerekmiştir. Toplumsal algıda yaratılan bu imaj ihtiyaç halinde orduya çağrılan sıradan vatandaşın bu çağrıyı sorgulamasını engellemiş, dahası bu imaj doğrultusunda ölüme atılmaya varabilecek bir kişisel motivasyonu da beraberinde getirmiştir.
İlk olarak, 23 Ağustos 1793’te kabul edilen levée en masse uygulaması ile Fransa’da “ulusu” savunmak için eli silah tutan her erkek silâhaltına çağırılmıştır (Forrest, 2003). Ancak bu uygulamaya rağmen askere sadece gönüllüler alınmış esas düzenleme Eylül 1798 tarihli Jourdan Kanunu ile yapılmıştır. Eylül 1814’te Prusya’da kabul edilen “Zorunlu Askerlik Kanunu” ile hemen tüm dünyaya yayılan uygulamaya göre erkek nüfusunun düzenli muvazzaf orduda 1–3 yıl arasında hizmet etmesi zorunlu hale getirilmiştir (Zürcher, 2008).
Başlangıçta savaşın sebep olduğu “kaçınılmaz” bir ihtiyacın karşılanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan bu uygulama giderek kalıcı hale gelmiş ve ulus devleti oluşturan yurttaşlardan müteşekkil bir ordu anlayışına dayanan zorunlu askerlik sistemine dönüşmüştür. Giderek devletin vatandaşlarına sağladığı haklara karşılık olarak vatandaşın devlete karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu bir görev ve ödev olarak benimsenmeye başlanmıştır (Woloch, 1995). Devlet ve bireyin içine girdiği bu karşılıklı sorumluluk ilişkisi giderek bireyin, yaptırım gücünü elinde bulunduran devletin tahakkümüne girmesine ve devletin toplumun ıslahı için onu disipline etme projesini yürürlüğe koymasına sebep olmuştur.
Disiplinin geniş halk kitlelerine dayatıldığı başlıca iki kurum okul ve ordu olmuştur. Bu iki kurum arasındaki benzerlik, katı bir zaman ve beden yönetimi ve kaynağını ordu hizmetinden alan kapitalist iş yeri bilincidir. Bu iki kurumun katı kuralları ile şekillenen toplumun askerlik dışında kalan bütün gerçek yaşam alanlarına da bir ‘post-askeri hayat’ biçimi hâkim olmuştur. Disiplin, boyun eğdirilmiş ve talim ettirilmiş ‘uslu’ bedenler üretmiştir. Ekonomik anlamda vücudun gücünü arttırmış, politik anlamda ise aynı gücü küçültmüştür (Michel Foucault, Discipline and Punishment: The Birth of the Prison, 1979) (Altınay, s. 63, 2004).
“Zorunlu askerlik, belirli bir çeşit insan aklını ve bedenini imal etmek için dünyanın bugüne kadar gördüğü en iyi makine (Sir Ian Hamilton, Compulsory Service: A Study of the Question in the Light of Experience, 1910)” olmuştur (Altınay, s. 62, 2004). Ulus devlet düzeninin ihtiyaç duyduğu yeni vatandaş modelinin imali için kullanılan bu makine, bünyesine aldığı bireyleri, uyguladığı katı disiplin aracılığıyla ihtiyacı olan şekle dönüştürmüştür. Daha doğrusu dönüştürebileceğini düşünmüştür. Çünkü kurgulanan ideal durum ile ortaya çıkan pratik durum arasında önemli farklar bulunmaktadır.
Gerçekten de, modern devlet ile daimi ordu, ayrılmaz bir bütün oluşturmuştur (Bröckling, s. 23, 2001). İdeal duruma göre, devlet bürokrasisinin organizasyonu dahilinde sağlıklı bir nüfus sayımı ile tespit edilen potansiyel insan gücünün, asker kaçaklığının önüne geçmeyi sağlayan etkili yaptırımlar ve askerlerin beslenme, barınma ve benzeri ihtiyaçlarını sağlayan finansman kaynaklarının bu yapı içinde mükemmel bir ahenge sahip olacağı kurgulanmıştır (Zürcher, s. 16, 2008). Diğer taraftan askeri eğitimden geçen kişilerin mevcut istihdam rejimi içinde kendilerine çok daha kolay yer edinebileceği düşünülmüştür (Smythe, 1967). Böylece eğitimsiz toplumsal sınıfların kendilerine toplum içinde ayrıcalıklı bir konum kazandıracak bilgi ve becerileri edinmesi planlanmıştır (Speck, 2006). Ancak pratikte bu kurgu hiç bir zaman kusursuz biçimde hayata geçmemiştir. Zorunlu askerlik bir toplumsal entegrasyon projesi olarak çok az işe yaramış, eğitimsiz ve mülksüz sınıflar toplumsal konumlarını güçlendirememiş, hatta göçmenler, suçlular ve borçlular gibi sınıfların askerlik yapmaya çaresizce ‘gönüllü’ olmaları, ‘ekonomik zorunlu askerlik’ diyebileceğimiz bir olgunun gelişmesine sebep olmuştur (Speck, 2006). Modern devlet ve onun şiddet aygıtı olan ordunun gerek kendi gerekse başka devletlerin yurttaşları üzerindeki tahakkümü beraberinde bu baskılara direnen kitleleri ve sonu gelmeyen mücadeleleri getirmiştir. Bu mücadelelerin yıkıcı etkileri ekonomik anlamda olduğu kadar sosyolojik anlamda da sorunlara yol açmış ve mükemmel işlemesi beklenen bu kurgunun pek çok noktada tıkanmasına sebep olmuştur.
Vicdani reddin bir bireysel eylem ve bir toplumsal hareket olarak ortaya çıkmasının altındaki en açık maddi neden olarak zorunlu askerlik, ulus-devletlerin oluşum süreçlerinde şekillendirici bir rol oynamıştır. Bu rolün, toplumsal hayatın askerliğin kodları ve ritüelleriyle yeniden inşa edilmesi olarak ifade edilmesi mümkündür. Zorunlu askerliğin kalkması ve vicdani ret hareketinin geleceği arasında önemli bir ilişki vardır. Zorunlu askerliğin kalktığı ülkelerde savaş karşıtı hareketlerin bocaladığı görülmektedir (Speck, 2006). Ancak total ret vasıtasıyla muhalefet alanı genişleyen vicdani ret zorunlu askerlik uygulaması olmayan ülkelerde de yeni mücadele biçimlerinin örgütlenmesi için yeni imkanlar sunmaktadır.
Sivil İtaatsizlik
İngilizce’de “civil disobedience”, Almanca’da “ziviler ungehorsam”, Fransızca’da “désobéissance civile” ve İspanyolca’da “desobediencia civil” olarak ifade edilen olgu, Türkçeye “sivil itaatsizlik” olarak aktarılmıştır. Ancak bu noktada çeviriden doğan bir sıkıntıdan söz etmek gerekmektedir. Bu kavramın doğmuş olduğu kültürlerde “itaatsizlik (disobedience)” modern demokrasinin gelişiminde kritik rol oynayan bir siyasi tutumun ismiyken, diğer kültürlerde kendiliğinden bir olumsuzluğu temsil edebilmektedir. Dolayısıyla sivil itaatsizlik kavramının yaratacağı çağrışım, kavramın tarihsel gelişimini yaşadığı coğrafyaların yerlileri için olumlu olacakken, bu kavramla sonradan tanışan Türkiye gibi coğrafyalarda yaşayanlar için olumsuz olacaktır (Speck, 2006).
Sivil itaatsizlik, “şu ya da bu ölçüde adil ilişkilerin hüküm sürdüğü demokrat bir sistemde ortaya çıkan ciddi haksızlıklara karşı, yasal imkanların tükendiği noktada son bir çare olarak başvurulan, kendisine anayasayı ya da toplumsal sözleşmede ifadesini bulan ortak adalet anlayışını temel alan, şiddeti reddeden yasadışı politik bir edim”dir (Coşar, 2001).
Bir anayasa ya da toplumsal sözleşmede ifade bulan ortak bir adalet anlayışını temel alması sebebiyle sivil itaatsizlik topyekûn bir inkârın değil, sistem içinde bir alternatif çözümün talebidir. Sivil itaatsizlik eylemcisi var olan otoritenin genel çerçevesini ve hukuki düzenin genel meşruiyetini kabul eder (Arendt, agm, s. 97). Yani sivil itaatsizlik bir devrim talebi değildir. Dolayısıyla sistemi, yasayı ve ahlaki anlayışı tanır ancak barışçıl yöntemler kullanarak ve şiddeti dışlayarak bunlara itiraz eder.
Sivil itaatsizlik, bir yasa ya da hükümet politikasında değişikliğe yol açmak için ortaya koyulan edimdir. Dolayısıyla doğrudan politik alana aittir. Sivil itaatsizliğin genel olarak kabul edilen, ikinci temel özelliği, barışçıl yöntemler kullanması, şiddeti dışlamasıdır. Sivil itaatsizlik kanun karşısında bir suçtur. Ancak bu suçu kriminal suçlardan ayıran çok önemli bir özellik vardır. Kriminal suçlular, polis egemenliğinin kaybolduğu ya da etkisini yeterince gösteremediği yerlerde, kişisel çıkarları doğrultusunda yasayı ihlal edip, yaptıkları eylemleri ve kendilerini kamuoyundan gizleyen/gizlemeye çalışanlardır. Sivil itaatsizlik eyleminde bulunanlar ise, yasa egemenliğinin kaybolduğu ya da etkinliğini yitirdiği yerlerde ortaya çıkan, yasayı alenen ihlal eden ve bunu kamuoyuna ilan edenlerdir. Sivil itaatsizlik eylemcisi genellikle çoğunluğa karşı muhalefet etse bile, bir grup adına ve grubun iradesine uygun olarak hareket eder. O kendisi için bir istisna oluşturmak ve bu arada yakalanmamak için değil, temel bir anlayış farkından dolayı yasaya ve iktidara karşı çıkar. Dolayısıyla, sivil itaatsizlik kriminal itaatsizlikle eş tutulamaz (agm, 95-96).
Sivil itaatsizliğin toplumun mevcut yasasına yöneltilen bir itiraz olması bakımından kolektif bir niteliği vardır. Böyle bir itirazın, üzerinde çoğunluk tarafından konsensüs olan herhangi bir yasayı etkileme kapasitesi o itirazı yapanların sayısıyla ilintilidir. Başlangıç itibariyle kişisel hatta vicdani bir itiraz dahi olsa sonuçları ve etkinliğinin bağlı olduğu nicelik sebebiyle sivil itaatsizlik doğrudan politik alana ait kolektif nitelikli bir harekettir. Sivil itaatsizlik, yasallık ve meşruluk ayrımı ve geriliminde tanımlanan bir “itiraz” olması bakımından vicdani reddin aksine öznel değil, kolektif alana ait bir tutumun adıdır (Toker, s. 82-85, 2008).
Antimilitarizm
Antimilitarizmi vicdani reddin odak noktası olarak tanımlayan İtalyan vicdani retçi Pietro Pinna’nın 1973 senesinde yaptığı vicdani ret tanımı şu şekildedir (aktaran Speck, Friedrich, 2008):
“Vicdani ret antimilitarist eylemin odak noktasıdır. Bu düşünceye yürekten bağlılıkla, temel bir tartışma ve seferberlik odağı işlevi görür. Daha geniş bir devrimci strateji bakımından vicdani ret, özerklik ve kişisel inisiyatif için temel bir gösterge –bunlara ilişkin sorumlulukların üstlenilmesi- sunar; toplumsal hayatın diğer her alanında ‘vicdani ret’ konseptinin yaygınlaşması için bir referans noktası, bir paradigma işlevi görür.”
Antimilitarizm yalnızca savaş ve şiddet karşıtlığı demek değildir. “Antimilitarizm şiddeti kökten sorgular – ki bu sorgulama tüm toplumsal ilişkilere yöneliktir- ve şiddetin kurumsallaşmış hali olan devleti reddeder.” (Selek, Sönmez, s. 30-31, 2006) Zor kullanma tekelini elinde bulunduran ve toplumsal hayatın her alanında bir tehdit unsuru olarak varlığını hissettiren modern devlet, şiddetin açık seçik gözlemlenebildiği savaş halinin dışında da güç kullanarak toplum üzerindeki tahakkümünü sürdürmektedir. Toplumun tüm üyeleri hak ve sorumluluklarını hiyerarşik bir emir-komuta zincirinden geçerek içselleştirmektedirler. Toplumsal algıda şiddetin olağanlaştırılması olarak niteleyebileceğimiz bu durum, “militarizmin savaş zamanından çok barış zamanında geliştiği” düşüncesini doğrular (Altınay, s. 62, tarihsiz). “Barış zamanında varlığını devam ettiren bir ordu tüm zamanların en militarist kurumudur.” (Alfred Vagts, A History of Militarizm: Civilian and Military, 1937). Savaş zamanında kurumsal şiddet üretmenin meşru kurumu olan ordu, bu özelliğini barış zamanında da muhafaza eder.
Devletin, zorunlu askerlik hizmeti yoluyla kendi yurttaşlarını barış zamanında asker olmaya zorlaması, ordu ile devlet arasındaki bağlantının ‘vatanın’ savunma gereksinimine tekabül eden bir ihtiyaç değil, toplumun güç devleti karşısında itaat etmesini temin etmeye yönelik stratejik bir proje olduğunu gösterir niteliktedir. Bu sebeple orduya katılmayı reddetmek devletin içerdiği özsel kötülüğü reddetmek anlamına gelmesi nedeniyle önemli bir direnç noktasıdır.
Her ne kadar tek bir vicdani retten bahsetmek oldukça zor olsa da gerek total retçiler gerekse antimilitarist görüşü paylaşan diğerleri için vicdani ret sadece belirli bir savaşın ya da tüm savaşların reddi değil, kişinin savaş mekanizmasının hiçbir parçasında ona verilen görevleri yerine getirmemek iradesini kullanması ve sistemin devamlılığına toptan bir karşı duruşun ifadesidir. Bu sistemin emirlerine itaat etmeyi reddetmek, bir itaat düzeni olan militarizmi reddetmektir.
Askeri silahlanmanın iki boyutu vardır. Bunlardan ilki, bir savaşı sürdürebilmek için gerekli olan silah, sevkıyat ve iletişim organizasyonları gibi maddi boyut iken, diğeri orduyu oluşturacak güvenilir askerlere duyulan ihtiyaçtır. Yani savaşanın ihtiyacı olan “insan malzemesi” boyutudur. Bunlardan ilki, donanımlı teknik personel, organizasyon becerisi ve maddi imkanlarla karşılanabilecekken, diğeri için teknik ve ideolojik olarak bu görevi yerine getirmeye hazır insan gücüne ihtiyaç vardır. Militarist devlet yapıları bu ihtiyaçları karşılamaya yönelik çeşitli politikalar üretirken diğer yandan toplum içinden bazı guruplar bu politikalara karşı çok özel direnme biçimleri geliştirmektedirler. Askerlik yapmak istemeyen bu insanlar ya isyan eder, firar eder, düşmana sığınır, emre itaatsizlik eder, hasta olur ya da hastaymış gibi yapar, kendilerini yaralar ya da intihar ederler. Ya da orduda görev almayı, silah taşımayı ve cepheye gitmeyi reddederler (Bröckling, s. 69, 2008).
Militarizmin eleştirisi; bu sisteme, onun sürekli yeniden üretildiği düşünce biçimine ve daha da önemlisi “bu insanlık halinin devamına karşı olmak anlamına gelir” (Toker, s. 28, 2006). Militarizmin eleştirisi en geniş biçimde antimilitarist tutumda ifade bulur. “Antimilitarizm, savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılamayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır.” (Michael Mann, States, War and Capitalism: Studies in Political Sociology, 1988)
bookmark: Vicdani Reddin Tarihsel Gelişimi
VİCDANİ REDDİN TARİHSEL GELİŞİMİ
Savaşa katılmanın reddedilmesi, savaşın kendisi kadar eskidir. Ancak ilk kez 5 Eylül 1789’da Fransa’da ortaya çıkan zorunlu askerliğin, asker toplamanın daha ‘etkin’ bir aracı olarak hayata geçirilmesi ve savaşın modernleşmesi, savaş karşıtı direnişin de daha örgütlü olmasını beraberinde getirmiştir (Speck, s. 42, 2006).
Vicdani ret hareketleri her ülkede farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Almanya’da güçlü ve iyi organize olmuş bir barış hareketi sonucunda ve geniş bir toplumsal uzlaşmayla kabul edilmişken, Fransa, İspanya ve İtalya’da özerk hareketler olarak doğup sivil itaatsizlik eylemleriyle kendisini gösterip farklı şekillerde gelişmiştir. Fransa’da birbirinden bağımsız çok sayıda küçük örgütlenmenin ulusal düzedeki etkinlikleri, İtalya’da lobicilik ve revizyon hareketi olarak ortaya çıkmıştır. İspanya’da ise ‘eğer hiçbirimiz askere kaydolmazsak zorunlu askerlik sona erer’ sloganı altında küçük ama güçlü grupların sivil itaatsizlik eylemleri vasıtasıyla sonuca ulaşılmıştır (Ajangiz, 2001).
İlk Vicdani Retçiler
Dünyada savaşa katılmayı reddettiği bilinen ilk kişi Roma ordusuna çağrılan ve görevini yapmayı reddettiği için idam edilen Maximilian’dır (Major, s. 352, 1992). Kuzey Afrika’daki Numandiya ülkesinden, Roma ordusuna çağrılan 21 yaşındaki bu genç, askeri hizmette bulunmayı reddetmiş ve Romalılar tarafından idam edilmiştir. Dördüncü yüzyılda Roma’nın Hıristiyanlığı kabul etmesiyle Hıristiyanlar Roma ordusunda yer almış fakat birçoğu savaşmayı reddetmiştir. Bunlar dünyanın ilk retçileri olmuşlardır. Yahudiler de Roma ordusunda yer almayı reddetmiş ve bu görevden muaf tutulmuşlardır (Moskos, Chambers, agm).