Excerpt for Apolitika Dergisi Seçkisi by Propaganda Yayınları, available in its entirety at Smashwords

A-Politika Dergisi Seçkisi


Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi - 5

 

Editör: Can Başkent

 



Şubat 2012 - Birinci Baskı

ISBN No: 978-0-9879366-1-5 (pdf), 978-0-9879366-2-2 (ePub), 978-0-9879366-3-9 (mobi)

Dizgi: Propaganda Yayınları

Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi

Düzelti: Özlem Akcan, Zeynep Atamer, Ersan Çağatay, Aydın Çam, A. Z. Çamur, Selcen Demirkan, Melek Göregenli, Onur Koçyiğit, Serhat Taşlıca, tirpishon ve karakızıl kolektifi

 

Propaganda Yayınları

HYPERLINK "http://www.propagandayayinlari.net" www.propagandayayinlari.net

HYPERLINK "mailto:iletisim@propagandayayinlari.net" iletisim@propagandayayinlari.net

 

Can Başkent

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net

HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net

 





 

 

COPYLEFT Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!

HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz. SHAPE \* MERGEFORMAT




Copyright 2012 - Propaganda Yayinlari

Smashwords Edition

Creative Commons



Sunuş


Apolitika dergisinin gönlümde apayrı bir yeri var. Öncelikle, ilk anarşizm tedrisatımı ilk aldığım dergi Apolitika’dır. İkincisi, Apolitika’nın üslubu bana anarşist kuramın, bir çok diğer kuramsal bombardımanın yaşandığı siyasette, sıkıcı olmadığını öğretmiştir. Belki bu nedenlerle, bu cildi nispeten uzun tutmaktan gocunmadık.


Apolitika, kısacık yayın hayatında, dolu dolu yayınladığı yedi sayısıyla, anarşizmin biraz ciddi, biraz da entelektüel yüzü olmuştur. Bunu, kimi kapak konularını kapsamlıca işlemelerinden, kimi kuramsal konulara çekinmeden cesurca değinmelerinden anlayabiliyoruz.


Apolitika’nın benim için özel oluşu kendini burada ortaya koyuyor. Zira, bu topraklardaki anarşist dergiciliğin lineer olmayan tarihine, ta Kara’dan beri baktığımızda gördüğümüz sıçramaların en etkileyicisi bence Apolitika’dır. Apolitika, anarşizmin, daha önce ciddiye alınmayan meselerlerde ciddiye alınmasını sağlamış, yarattığı özgüven ve ivmeyle anarşist yayıncılığın da önünü açmıştır.


Bu kitap, Propaganda Yayınları’nın yaklaşık altı ay içinde yayına hazırlayıp tamamladığı ‘Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi’ serisinin son kitabı. Uzun ve yorucu bir çalışma sonucu yayınladığımız bu seri, bu topraklarda anarşizmin gelişiminin izini sürecek araştırmacılara ve aktivistlere umuyoruz ki fayda sağlayabilecektir.


Bu cildi hazırlarken, geniş bir redaktör ekibiyle çalıştık. Ekibimiz olmasa, bu kitap var olamazdı. Tek tek tüm arkadaşlarımıza içten bir teşekkürü (ve soğuk bir bira ya da güzel bir şarabı) borç biliriz.


Kapak deseni, yine, İç Mihrak tarafından tasarlandı. İç Mihrak’a olan borcumuz, kuru bir teşekkürle ödenemeyecek derece gelmesine rağmen, ortaklaşmamız ve dayanışmamız pervasızca sürmektedir.


Tatlı bir yorgunlukla, bu cildi yayınlayarak, ‘Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi’ serimizi nihayetlendiriyoruz.



Can Başkent

HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net


Şubat 2011













Sayı 1

Mayıs 1994


Niçin Efendisiz?


İsimsiz


A-Politika anarşistlerin gündelik hayata ve onun önemli bir parçası olan güncel politikaya müdahale ihtiyacından doğdu. Şimdiye kadar çıkan anarşist yayınlar politik alana doğrudan müdahale edemediler; bunda henüz anarşizmin Türkiye'de yeni olması, 'politik hareket' olmaktan çok bir 'ahlak felsefesi' olması özelliğine yapılması zorunlu vurgunun yanında, bu yayınların düzensiz, çoklukla birkaç ayda bir çıkmasının da etkisi vardı.


A-Politika bu yüzden 15 günlük, olmazsa aylık, belki de haftalık yayınlanması düşünülen bir dergi projesi olarak gündeme geldi. Bir deneme sayısı hazırlamaya karar verdik. Sonuçta elde toplanan yazılara bir baktık ki, ne görelim. Ortaya çıkan ürün amaçladığımızın tam tersi. Biz güncele yönelik bir haber-yorum-röportaj dergisi amaçlamıştık ama gelen yazılar çoğunlukla ‘teorik’ içerikteydi. Öte yandan aktüel bir yayında görsel malzeme, grafik ve sayfa düzenleme teknikleri en az yazı kadar önemliydi ve biz bu konuda çok yetersizdik.


Uzun tartışmalardan sonra A-politika'yı bu haliyle, a, anarşizme özgü aylık teorik dergi olarak çıkarmaya karar verdik. Nedir bu anarşizme özgü teorik dergi? Anarşistlere göre teori ‘teorisyenlerin’ işi değildir. Herkes teorik yazı yazabilir. Bu yüzden teorik dergiden akademik üslup bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar.


Periyodik bir yayın için gereksinmelerimiz belli. Düzenli mali kaynak (reklam almayan hiçbir dergi kendini çeviremez), dergiye haber ve yazı akışını sağlayacak ilişki ağı ve mutfakta yemeği pişirecek uyumlu bir ekip. itiraf edelim ki, bunların hiçbiri yok. Daha da önemlisi, gündelik hayata müdahale edebilmek için az çok ayrıntılandırılmış, üzerinde anlaşılmış bir teorik zemin gerekir ki, bu da yok.


O halde, 'bu ne cüret, nasıl böyle iddialı bir projeye soyunuyorsunuz' diye sorabilirsiniz. Biz de kendimize soruyoruz ve cevaplıyoruz. Çok hızlı 'politikleşme yaşanacağını öngördüğümüz Türkiye'de bütün handikaplarına karşın anarşistler var ve artık salt anarşist olmak onlara yetmiyor. Hayatı değiştirmek için somut politikalar üretme gereğinin farkındalar. Elinizdeki dergi yaklaşık olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiğine dair ipuçlarını sunacak, tartışma açacak bir ilk adım.


Derginin anlamlı bir şekilde yayınına devam etmesi ütopyamız, anarşist devrim perspektifimiz, mücadele tarzı ve örgütlenme anlayışımız konusunda netleşmemize bağlı. Önümüzde bir yaz var, bu sıcak yaza bir toplumsal kimlik oluşturmadan girmenin faturası hiç de hafif olmayacak ancak vakit hiçbir zaman geç değil. Sultani tembelliğimizden sıyrılıp, şimdiye kadar fazlasıyla yaptığımız bireysel farklılıklarımızı vurgulamanın ötesine geçip (tabi bu farklılıkları silmeden) toplumsal kimlik oluşturmanın gereklerini yerine getirmeliyiz.


Bu bağlamda, 'örgütlenmeye karşı anarşistlerle' tartışmaya girmeyi tamamen gereksiz görüyoruz. Ayrıca anarşist toplumsal devrimi (içeriğini ayrıntılandırmak koşuluyla) savunma konusunda da netiz. Somut alanlarda pasifist direniş önerilerine açık olsak da bir tarz olarak 'pasifizmle' yollarımızı ayırıyoruz.


Bundan ötesi sizin de aktif katılımınızı umduğumuz yaz tartışmalarına bağlı.


Yaz tartışmaları kimlik oluşturma konusunda elzem gördüğümüz dört konu üzerinde yoğunlaşacak. Ütopyamız, anarşist devrim perspektifimiz, mücadele tarzımız, örgütlenme anlayışımız. Başta bu konular olmak üzere tartışılmasını gerekli gördüğünüz konuları bize yazın. Yazılar elimize ulaştıkça A-politikanın önümüzdeki sayılarında yayınlayacağız. Yaz sonunda da kimlik oluşturma toplantıları yapmayı planlıyoruz.


Bilmem söylemeye gerek var mı? Amacımız yalnızca dergi çıkarmak değil. Yaptığımızı yazmak, yazdığımızı yapmak istiyoruz. Daha önceki anarşist yayınlardan farklı olarak, ‘apolitikacıların’, yani kendini bu dergide ifade edecek kişilerin ve gurupların ortaya çıkmasını arzuluyoruz. Bu yüzden, elinizdeki dergi teorik çerçevesi henüz net olmasa da sizleri otonomlar kurmaya,, inisiyatifler oluşturmaya ve proje üretmeye çağırıyor.


Şimdilik hoşça kalın.



İslami Faşizme Karşı Otonomlar Oluşturalım


İsimsiz


27 Mart seçimleri Türkiye'ye az çok politik gözle bakan herkesin fark ettiği bir gerçeği kanıtladı. İslami hareket yükseliyor! Savaş boyutlarına ulaşmış Türk-Kürt çatışması eksenine bir de Laik-Müslüman çatışması eklendi. Bu çatışma henüz yaygın ve yoğun bir biçimde şiddet içermiyor. Ama, Maraş ve Sivas'ın gösterdiği gibi içerdiği şiddet potansiyeli geniş kesimlerde haklı olarak derin kaygı uyandırıyor. Öncelikle son zamanlarda iyice yayılan ‘sivil toplumcu’ önyargılardan kurtulmak lazım. Bu bakış açısına göre bütün musibetlerin kaynağı politik toplum yani devlet. Resmi ideoloji dışındaki bütün oluşumlar ise ‘sivil toplum’ , ‘muhalif kategorileriyle olumlanıyor. Ve muhalifler arasında bir toplumsal konsensüsün peşinden koşuluyor. Seçimlerden birkaç ay evvel PKK lideri Abdullah Öcalan'ın olası müttefikler arasında DEP'le birlikte Refah Partisi hatta Büyük Birlik Partisini sayması ibret vericidir.


Devletin ve resmi ideolojinin bir musibet olduğu doğru ama muhalefetteki faşizmin ‘sivil’ bir hareket olduğu da unutulmamalı. Faşizm, sivil toplum içinde örgütlü köle ahlakıdır. Faşizm belasının üstesinden gelmeden devletin, resmi ideolojilerin ortadan kalkması ve özgürlükçü bir yaşam olanaksızdır.


Faşizm, yoksulların ve orta sınıfların, monolitik bir korporatizm talep eden, aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş ‘sivil’ hareketidir. Faşist Partinin iktidara geldiğinde tekelci sermayeyle birlikte yoksullar üzerinde amansız bir tahakküm kurması, muhalefetteki faşizmin bir ‘halk hareketi’ olduğu gerçeğini değiştirmez.


Ekonomik kriz ortamında işsizlik ve açlıkla yüz yüze gelen kitleler, eğer güçlü bir anarşist hareket yoksa,, başta faşizm olmak üzere otoriter seçeneklere yönelirler. Ekonomik Marksistlerin krizden devrim beklemeleri tamamen saçmalıktır. Devrim peynir-ekmek davası olamaz, olduğu noktada otoriter yozlaşmaya uğrar (Rusya'da açlık vardı!), devrim özgürlüğün fethi (Ukrayna'da yok muydu?) olarak tasarlanmalıdır. Bu yüzden faşizme karşı mücadele halkın bir bütün olarak devlete karşı seferber olduğu, kendi yaşamının efendisi olmak için ayağa kalktığı devrim mücadelesinden farklıdır. Esas olarak ‘sivil toplum’ içinde bir ‘ideolojik hegemonya’ mücadelesidir. Faşizme karşı direniş devletin mevcut kuvvetlerinin de parçalanacağı bir kutuplaşma, bir iç savaş ortamı yaratır ya da bu kutuplaşmaya karşı halk tepkisinin üzerine oturan askeri Bonapartist devlete yol açar. (12 Eylül dersleri)


Tatsız bir durumdur bu. Uzun süren bir iç-savaştan genellikle ‘devrim’ çıkmaz, çıkan devrimden de hayır gelmez. Çünkü üzerinde savaşın ve militarizmin gölgesi vardır. Savaşla ‘devrimi’ kazanan kahramanlar ‘devrim’ sonrası ayrıcalıksız sıradan kişiler olmayı kabul etmez. Kendilerini ‘devrimin sahibi’ , kendi dışlarındakileri potansiyel karşı-devrimci görürler. Bu bakış açısı iktidar nimetleriyle birleştiğinde gelsin Bürokratik Sosyalizmler..


Ne var ki, devrimciler faşizmin yarattığı kutuplaşma ve iç savaşın dışında da kalamazlar. Devrimin önünü açmak için faşizmin yok edilmesi zorunluluğu bir yana, fiziki varlıklarını korumak için bile savaşmak zorundadırlar. Faşizme karşı mücadelede pasifist direniş yöntemleri hiçbir işe yaramaz. Pasifizmin dayandığı temel ‘insanlık vicdanıdır’ . Oysa faşist ideoloji, kendisi dışındaki bütün oluşumları fizik olarak ortadan kaldırmayı programlaştırarak daha baştan ‘insanlık vicdanım’ reddeder. Faşizm örgütlü vicdansızlıktır.


İslami faşizmi tarihsel gelişimi içinde anlamak daha ayrıntılı bir politik analizin konusu. Şimdilik onu 12 Eylül öncesi faşist hareketten ayıran bazı özelliklerini gözden geçirelim.


Birinci olarak, çok odaklı bir akımdır İslami faşizm. MHP ve yavrusu BBP'nin yanında İBDA-C'den ‘Müslüman Gençliğe’ RP'nin oy potansiyeli zemininde hareket eden çok sayıda odak mevcuttur. Önümüzdeki dönem çok ciddi ve kanlı liderlik kavgaları muhtemeldir. Faşist ideolojide Führer'in (İslami faşizmden söz ettiğimize göre halifenin) olmazsa olmaz bir yeri vardır. Görünen o ki, Türkeş'ten Erbakan'a, Cemalettin Kaplan'dan Mirzabeyoğlu'na varolan adaylardan hiçbiri ‘tek liderliğini’ kabul ettirebileceğe benzemiyor.


ikinci olarak, şovenizm ve milliyetçilik yedekte tutulmakla birlikte İslami söyleme giderek ağırlıklı vurgu yapılmaktadır. MHP'nin 12 Eylül öncesinde ırkçı-Turancı ideolojisi yüzünden çok değişik etnik kökenlerden gelen bir kültür mozaiği görünümündeki Türkiye halkından yalıtılmışlığıyla karşılaştırıldığında, faşizmin kitle temelini genişletici bir olgu olarak karşımızdadır bu durum. Bütün zamanların doğrusu olarak sunulan 'Kuran'ın halk içindeki saygınlığı örneğin ‘9 Işık’ ile kıyaslanmayacak düzeydedir. İslami faşizm Kuran'da toplum tarafından da kolaylıkla benimsenebilecek bir monolitik totalite yakalamıştır. Ki bu faşizmin ilk koşuludur. Faşist yaklaşıma göre bütün korporasyonlar (toplumsal-mesleki örgütlenmeler) bu totaliteye (Kurana) tabi olarak varlıklarım sürdürebilirler. Neyse ki, ciddi sorunları vardır. Tefsir ve içtihadlarda da anlaşabilmeleri ve daha önemlisi Anadolu'nun üçte birinde etkili olan heterodoks Alevi - Bektaşi Kuran yorumunu başarabilmeleri gerekir.


Üçüncü olarak, İslami faşizm bir aksiyon hareketidir. 12 Eylül öncesi gerek faşist MHP gerekse şeriatçıların ana özelliği anti-komünist reaksiyoner hareketler olmalarıydı. Bu yüzden işlevleri sola karşı statükonun silahlı savunucuları olmaktan ibaretti. Sağ kitle partisi AP'nin sokak gücü konumundaydılar. Bugünse İslami Faşizm kapitalizmden acı çeken en alttakiler için ciddi bir seçenektir.


Dördüncü olarak, İslami faşistler çok büyük ekonomik kaynaklara hükmetmektedirler. Bu durum da 12 Eylül öncesi faşist hareketten farklıdır. 12 Eylül öncesi faşist hareket daha çok muhafazakar işadamlarının bağışlarıyla ayakta durmaktaydı. Bugünse tarikat yapıları holdingleşmiştir. Faşist odakların iş dünyasında organik yatırımları vardır. MÜSİAD (Müstakil İşadamları Derneği) artık TÜSİAD'ın yanında adım sıklıkla duyurmaktadır.


Beşinci olarak, İslami faşistler yalnızca politik önermeler etrafında değil hayatın içinde ekonomik ve toplumsal dayanışma örgütleri oluşturarak, cemaatler halinde örgütlenmektedir. Bu durum, biraz da cemaatlerin yukarıda andığımız mali olanaklara kavuşmasıyla ilintilidir. Ekonomik dayanışma İslami cemaatlerin klasik kabuğunu çatlatmış, özellikle küçük esnaf arasında onlara büyük prestij sağlamıştır.


Altıncı olarak, İslami faşizmin korporatist önermeleri ezilen kitleler tarafından ciddiye alınmaktadır. Bunun en somut göstergesi Hak-İş'in işçi sınıfı içinde sağladığı etkinliktir.


Yedinci olarak, İslamcı faşistler deneyimli devlet kadrolarına sahiptir. Devlet içinde faşist kadrolaşmanın kökenleri MC hükümetlerine kadar gider. Bu süreç 12 Eylül'de ve ANAP iktidarları döneminde de hızlanarak devam etmiştir. Generaller, faşist ve şeriatçı odakları siyaset dışına iterken, bu odakların alt ve orta kademe kadrolarını komünizme karşı olmaları yüzünden devletin çeşitli kademelerine doldurdular. Dört eğilimi birleştiren (!) Özal, sembolik birkaç eski solcunun yanında binlerce İslamcı ve ülkücüyü başta polis örgütü olmak üzere, en alt kademeleri bile kontrol edecek düzeyde yerleştirdi. Başlangıçta kaba saba politik militanlar olan bu devlet (!) görevlileri zamanla bürokrasiyle kaynaştılar, bürokratik metotları benimsediler. Artık binlerce faşist odaklarla organik ilişki içinde bürokrat var. Öyle ki, bunların konuşma ve davranışlarını sıradan bürokratlardan ayırt etmek olanaksız.


Sekizinci olarak, İslami faşizm artık sivilliği tartışma götürmez bir harekettir. 12 Eylül öncesi ‘devletin güvenlik kuvvetlerinin yardımcısıyız’ diyen Türkeş dahil bütün faşist odaklar resmi ideolojiden, statükodan uzak durmayı öğrenmişlerdir.


Dokuzuncu olarak, İslami faşizm modernisttir. Solcuların İslamcıları gericilikle suçlaması tamamen yüzeysel bir değerlendirmedir. İslami faşizmin çok ciddi bir sanayileşme, özellikle de askeri sanayileşme programı vardır.


Onuncu olarak, aslında bir paradoks olmasına karşın propaganda teknikleriyle modernizme karşı tepkiyi kendi içinde massedebilmek yeteneğindedir. Bunu da kültür ve teknolojiyi birbirinden ayırarak yapar. Yıllardır ısrarla işledikleri tez, teknolojide modernist kültürde geleneksel olmaktır. Aslında bunun mümkün olmadığı ortadadır. Örneğin, toplumsal örgütlenmelerinde tarikat merkezli cemaat yapıları ikinci plana itilmekte, modern bir biçim olan holding destekli siyasal parti örgütlenmesi ön plana çıkmaktadır.


Onbirinci olarak, İslamcı faşistler artık bağımsız bir entelejansiyaya sahiptir. Faşistler ve şeriatçılar, yıllardır kendi kabuklarının içinde dar kafalı insanlar olarak varolmuşlardır. Bu eksikliklerini onlarla geleneksel muhafazakar sağ iktidarlar arasında köprü işlevi gören aydınlar ocağının tezlerini ödünç alarak kapatmaya çalışmışlardır. Ancak, 12 Eylül sonrası İslamcı kesimde çok yoğun bir entelektüel faaliyet başladı. Yalnızca kendi geleneksel kaynaklarıyla sınırlı olmayan bir çalışmaydı bu. ilk elde sola açıldılar, bununla da yetinmeyip batı dünyasındaki post-modern düşünürlerle buluştular, İslamcı entelektüeller giderek her tartışma ortamında beğeni ve hayranlık kazandılar. Yalnızca üst düzeyde entelejansiya yaratmakla kalmadılar, ortalama bir İslamcı ortalama bir solcudan daha kültürlü ve birikimli hale geldi. Bu gelişmeler entelejansiya içindeki geleneksel sol iktidarı sarstı ve ideolojik hegemonya mücadelesinde İslamcılara büyük avantaj sağladı.


Onikinci olarak, İslamcı faşizm MHP dahil bütün kollarıyla birlikte şiddetten ve sokaktan uzak durmaktadır. Bu konuda kendi tabanları üzerinde sıkı bir denetim kurmuşlardır. Yer yer ürkütücü isyan provaları yapmakta (Sivas, Taksim ) ama 12 Eylül öncesi MHP gibi şiddeti sıradanlaştırmamaktadırlar. Özellikle okullarda çıkan çatışmalarda haklı zeminde olmaya dikkat etmektedirler. Demokrasi söylemlerinin olanaklarından yararlanmakta ve kitlelerdeki ‘şiddet yanlısı’ imajlarım silmeye çalışmaktadırlar.


Ancak her şey aslına rûcu eder. Bu durum sürgit devam edemez. Kendini az çok güçlü hisseden odaktan başlayarak artık fiziksel şiddet uygulamanın zamanının geldiğine inananlar sokağa çıkacaklardır. Bu durum, kendi içlerinde iktidar mücadelelerinde bir koz olarak kullanılacağından hiçbir kesim ‘kafirlere’ karşı göğüs göğüse kavgadan imtina edemeyecektir. Sivas'ta olduğu gibi toplu eylemlerde hep birlikte karşımıza çıkmaları da olasıdır.


Belli başlı özelliklerini yukarıda sıraladığımız İslami faşizme karşı mücadele nasıl olmalıdır? Önce nasıl olmamalıdır sorusuna cevap arayalım.


Soruna devlet katında çözüm aramak beyhudedir. Medyanın çözüm olarak sunduğu merkez sağın güçlendirilmesi (ANAYOL), Kemalizm'in rehabilitasyonu (Solun birliği) ve laik cephe (milli birlik hükümeti) formülleri İslami faşizmin gelişmesini durduramaz.


Merkez sağın güçlendirilmesi durduramaz çünkü: Şimdiye kadar Kemalizm ve Komünizme karşı merkez sağı desteklemiş İslami cemaat yapıları içindeki kitleler artık kendi korporatist talepleriyle ortaya çıkmaktadırlar. Merkez sağ bu talepleri karşılayamaz. DYP-ANAP birleşmesi şeriatçıları güçlendirmekten başka bir şeye yaramaz.


Kemalizm'in rehabilitasyonu durduramaz; çünkü: bu projenin temeli mevcut sosyal demokrat partilerin Kemalist bir önderlik altında (Ecevit ?) birleştirilmesidir. Bu proje gerçekleşse ve merkez sağın bölünmüşlük durumunun sürmesi halinde geçici iktidar durumu sağlansa bile İslami gelişmenin önlenmesi mümkün değil. Sosyal demokratlar yoksulların ekonomik taleplerini karşılayamaz. Devletin elinde Batı Avrupa'da olduğu gibi geniş kaynaklar yoktur. Devletin ana sorunu şu anki bütçesini denkleştirmektir. Yeni kaynak yaratmak yani yeni vergi koymak da mümkün değildir. Konulabilecek bütün vergiler konmuştur. Dolaylı vergilere yüklenilmesi yoksulların daha da ezilmesinden başka bir sonuç vermez. Sosyal-demokratların burjuvaziyi elindeki kaynaklardan birazından vazgeçmeye ikna etmeleri söz konusu değildir. Zaten böyle bir şeye niyetleri de yoktur. Sosyal demokratlar ‘bu düzen değişmelidir’ söylemini terk etmiş, daha ‘gerçekçi’ (monetarist) politikaları benimsemişlerdir. 'Eskiden sosyal-demokratları umut olarak gören kent yoksulları hızla Refah'ın adil düzenine destek verir konuma kaymaktadır.


Bütün düzen partilerinin bütünleştiği ‘milli birlik hükümeti’ formülü ise iç-savaşı öne almaktan başka bir işe yaramaz. Ekonomik krizin derinleştiği koşullarda iktidar yürüyüşleri parlamenter yolla engellenen İslami faşistler Erbakan'ın dediği gibi iktidarı ‘kanla’ ele geçirmeye yöneleceklerdir.


Ayrıca şu faktör de unutulmamalıdır. Biz yazımızın konusu gereği yalnızca laik- Müslüman kutuplaşması eksenini ele aldık. Şu anda en az onun kadar önemli bir Türk-Kürt kutuplaşması ekseni de vardır. Buna bir de birinci-ikinci cumhuriyet tartışmalarını, ABD'nin yeni dünya düzeni projesi çerçevesinde Orta-Doğu ve Orta-Asya'ya ilgisini, Iran-ABD çatışmasını, Jirinovski'nin yükselişini, Avrupa'da yükselen faşizmi ekleyin. Sos olarak da ekonomik kriz. Siyasi tabloda ortaya çıkan kaotik yemek tam İslami faşizmin ağzına layıktır.


İslami faşizmin karşısına bürokratik sosyalizmle çıkmak olacak iş değildir. Bürokratik sosyalizm faşizmle mücadele yeteneğine sahip olsaydı 70 yılın ardından Rusya'da Yeltsinleri, jirinovskileri görmezdik. Bürokratik sosyalizm İslami faşizmin esin kaynaklarından biridir.


Yapılması gereken, sivil toplum içinde faşizme karşı ‘ideolojik hegemonya’ mücadelesidir. Bu mücadelenin yoğun bir biçimde şiddet içereceği şimdiden öngörülmelidir. Faşist saldırılara hak ettiği sertlikte karşılık verilmelidir. Ancak, at izinin it izine karışmamasına da dikkat edilmeli, hedef iyi tespit edilmeli, meşru zeminden ayrılmamalı (buradaki meşruiyetin ölçüsü anarşist ahlaktır), İslami faşist odaklarla bu düşüncelerin etkisi altındaki kişiler ayırt edilmelidir.


İdeolojik hegemonya mücadelesinin ilk adımı İslami Faşizmin ideolojik teşhiridir. Korporatizmin, yani zenginlerle yoksulların uyum içinde yaşamasının olanaksızlığı vurgulanmalıdır. Bu bağlamda, yoksulların kapitalizme karşı doğrudan eylemleri ve öz-örgütlerini oluşturmaları teşvik edilmelidir. Devrimcilere çağrı! Yeniden tozlu, çamurlu gecekondu yollarına...


Faşizmin köle ahlakı sürekli teşhir edilmelidir. Burada kilit kavram ‘vekalettir’. Faşistler yoksullara ‘adil düzen’ vaat etmekte karşılığında mutlak itaat talep etmektedirler. ‘Adil düzenin’ ne kadar adil olduğu tartışması bir yana gerçek bir adil düzen başkalarına vekalet çıkartılarak kurulamaz. ‘Adil düzen’ dümeninin tek başına teşhiri de fazla işe yaramaz, çünkü kendilerini yalnızca profesyonel politikacılar tarafından üretilen seçenekler arasında seçim yapmakla yükümlü sayan yığınlar inanmak istedikleri için inanmaya devam edeceklerdir. Reel-sosyalist projelerle İslami faşizmin aynı vekalet kulvarında yarışmak da çözümsüzlüktür. Bu projelerin de despotizmin bir başka türü olmaları bir yana, halkın İslama olan kültürel yakınlığı, ki bu yakınlık yüzünden yıllarca soldan uzak durmuştur, yenilgi anlamına gelir. Yapılması gereken köle ahlakı yerine özgürlükçü ahlakı geçirmek, bu bağlamda İslami bir kültür olarak benimsemiş insanlara İslami n heterodoks yorumlarını (Alevi-Bektaşi-Tasavvufi) önermek ve halka öz-örgütlerini oluşturarak istemlerini doğrudan eylemle hayata geçirmesini telkin etmek. Başarılı olacağı su götürür de olsa uğruna çaba harcamaya değer bir perspektiftir bu. Başkaca da bir çıkış yoktur.


En sonu, devrimciler halkın modernizme karşı toplumsal dayanışma ihtiyacına tekabül eden cemaatleşme eğilimini artık anlamalıdırlar. Modernizmin savunucuları olmayı derhal terk edip devrimci cemaatler oluşturmalıdırlar.


Şu kesinlikle saptanmalıdır, sayıları 104'ü bulan ve hepsi de önce soliçi sonra da ülke çapında iktidara talip ‘sol’ siyasi merkezlerin bu mücadelede yeri yoktur. Faşizme karşı mücadele semtlerde, okullarda, fabrikalarda yerel güçlerce gerçekleşecektir. Bu sert mücadele devrimciler arasındaki kardeşliği gereksinir. Bu siyasi merkezler sonu gelmez iktidar talepleriyle bu kardeşliği tahrip ederler. Hem de ne adına, merkezde yer alan bir avuç profesyonel devrimcinin egolarının statü ihtiyacını tatmin adına! Merkezler ve liderlere ihtiyacımız yok! Vekaletçi ve vesayetçi politikaya hayır! Faşistleri eleştirdiğimiz noktada onlarla aynı konuma düşmeyelim. Halkın öz-örgütlerini yaratmak için seferber olalım!


İslami faşizme karşı direniş için otonomlar oluşturalım !



İslamcıların Kutsal Cehennemi


Osman Konur


‘şol cehennemin ateşleri / yakar Allah deyyu deyyu’


1979'da Iran devrimi patlak verdiğinde bu olayın yaşadığımız bölge ve dünyada yeni gelişmelere yol açacağı gün gibi ortadaydı. Ortadoğu'da Iran devrimi doğrultusunda gelişen hareketler, enternasyonal Humeynicilik (İslamcılık), Irak-İran savaşı bu gelişmelere sadece birkaç örnek. Belki de bu olaylar sadece gelecekteki çok daha büyük patlamaların habercisi.


Çok geçmeden İran'daki ‘muzaffer İslam devriminin’ yankıları Türkiye'de de belirmeye ve her çeşidinden İslami hareketlere, gruplara yeni bir ivme kazandırmaya başladı.


Bu yazıda hedeflenen, Iran devriminin devrim kavramına uzun süredir algılananının dışında yeni bir içerik kazandırması olgusunun özet olarak ele alınması, Türkiye'de gelişen İslami dinamiğe genel bir bakış, Iran devrimi türünden olayların Türkiye'de muhtemel dinamiklerinin kısaca ele alınmasıdır. Bu yazıda ayrıca İslamın günümüzde önerdiklerinin ve hiç şüphesiz ta kendisinin kolay eleştiri yöntemlerine kapılmaksızın (resmi ideolojinin arkasına saklanmaksızın) eleştirisine bir giriş hedeflenmiştir.


Ben, kendi adıma şunu söylemek isterim, Türkiye'de -yani Müslüman kültür iklimindeki bir ülkede-yazarların, çizerlerin (İslam dışı olanlarının) bu kadar önemli bir konuda ‘irtica’ vb. gibi hazır şablonları kullanmaktan öte geçmemelerini acıklı buluyorum. Koskoca bir toplumsal olay karşısında İslamın temel önermelerini tartışmak yerine araya ‘laiklik’ vb. yasal kavramları sokuşturmalarına şaşıyorum, gerçekten bu durum insana ismet Özel'in şu yazdıklarını sordurtuyor: ‘Devamla şöyle sözler edebilecektir: Eskiden ne iyiydi, irtica diye bir şey vardı. Gerektiği zaman ‘irtica var’, ‘irtica hortladı’ derdik ve böylelikle siyasi rakibimizi köşeye sıkıştırırdık. Eskiden ne iyiydi. Defalarca peynir gemisinin lafla yürüdüğünü ispat etmiştik. Birine mürteci, gerçi, sağcı dedik mi işi bitikti. Şimdi öyle mi ya? Şimdi ne zaman irtica lafı etsek bazıları çıkıp ‘siz Müslüman değil misiniz?’ diye soruyorlar. Bu soruya menfi cevap vermek de müspet cevap vermek de işimize gelmiyor.’


Evet! Şurası çok açıktır, zülfiyare dokunmaksızın ne Iran devrimi eleştirilebilir, ne de Türkiye'deki İslami hareketler. Kuran'dan alıntılar yapacaksın, İslamcı ya da Müslüman da olmayacaksın ve bütün bunları eleştireceksin. Bu tereciye tere satmak olur. Bugün hala birçok Iran ve İslami hareket eleştirmeni karşılarında Derviş Vahdeti'nin, Şeyh Sait'in olduğunu sanıyorlar, bu deve kuşu gibi kafayı kuma gömmektir.


Her insan, bilim adamı, yazar, ressam vb. belirli bir konumdadır. Belirli istemleri, düşünceleri, önyargıları, inançları vardır. En nesnel olduğu sanılan konuda bile bunlar onun ürünlerine çarpıcı bir şekilde yansıyacaktır. Bazı_ durumlarda bu durumun açıkça ortaya konulması iletişimi kolaylaştırmaktadır, ismet Özel merak etmesin bu satırların yazarı ‘siz Müslüman değil misiniz?’ sorusuna çok açık bir cevap verecektir. Bu yazının yazarının amacı İran'da olanların Türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde tekrarlanmamasına katkıda bulunmak, İslami bir toplum düşüncesine karşı çıkmaktır. KARA dergisinde sanırım daha uzun süre devam edecek bir tartışmanın belki de ilk adımıdır, bu yazı.


Müslümanlık, tarihin en büyük devrimlerinden biri olarak patlak verdi. Bu devrim süreci içinde tarihteki her başkaldırıda görünen öğeleri taşıdı, geliştirdi. Fakat o da politik iktidarı fetheden bütün devrimler gibi varlığıyla ve varlığını geliştirmeye çalışmakla yetinmedi, siyasal erki elinde tutmanın bütün avantajlarını kullandı, kalıplaştı, ehlileşti nihayet statükonun araçlarından biri haline geldi. Müslüman dünyası ‘re-el dünya’ üzerinde gücünü imparatorluklar ve benzerleriyle sürdürdüğü sürece önemli bir sorun yaratmıyordu bu durum. Bütün incelikleriyle de yaygın bir motivasyon aracı halinde sürüp gitmesine pek gerek de yoktu. Halk kendi bildiği gibi Müslümanken ve güçlü devletler bu vergi verenler kitlesini kafirlere karşı korurken bu kadarı yeterliydi. Devlet bir din adamları kadrosu besler, bu kadro aracılıyla halkın Müslümanlığının nabzını yoklar, bazen dinsel belagat bazen de zor ve ikisinin karışımıyla statükoyu sürdürür, götürürdü. Müslüman kültürü de o kadar boş bırakılacak bir kültür değildi hani. Kuran'a, fıkıh ve kelama başvurmazsanız, Batıniler, Hasan Sabbah, Baba İshak, Şeyh Bedrettin gibi tatsız olaylarla da karşılaşabilirdiniz. Yine de devlet güçlüyken ehli İslamın fazla ateşli olmayan bir üslupla resmi ideolojiyi koruması mümkündü. Birçok Osmanlı, birçok İranlı ve Arap için bu durum, doğuştan Müslüman olmayı, hayatı boyunca ailesinin ve otoritelerin öğütlediği kültürelleşmiş din kurallarını uygulamasını, üzerinde de fazla kafa yormamasını getiriyordu. Tek insan olarak bu insanların birçoğu Fransa'da doğsalardı şüphesiz Hıristiyan olurlardı. Toplum seçmişti ve onlar sürdürüyorlardı.


Ve birgün Hıristiyanlar geldi. Bilinen hikaye. Her-şeyleriyle geldiler. Teknolojileri, siyasi fikirleri, kendi ahlakları ve kendi ahlaksızlıklarıyla. Müslüman toplumlarda her şey ‘Müslüman’ mıydı o zamana kadar. Hayır! Onların da kendi günahları, kendi ahlaksızlıkları ve kendi sıkıntıları vardı. Fakat yabancı ve yeni bir güç girmişti devreye artık. Kendinin olan bir şeyleri savunmak için eski silahını müzeden çıkardı. Herhangi bir çarpışma için ateşli fikirlere gerek vardır. Ve Müslümanlık bireysel seçmeye dayanan özel bir durum yaratmaya başladı: İslamcılık. Batılılaşmanın düşman kardeşi olarak gelişmeye başladı. Öyle ki örneğin Osmanlıda batılılaşmanın önderi olan bazı padişahların isimlerinde bile görürüz bu durumu ‘Abdülmecit’ (Yüce'nin kulu), ‘Abdülaziz’ (Aziz'in kulu) gibi. Batıcı baba günah çıkarıyordu.


Unutulmuş kurallar tazelenmeye başlandı, İslam popüler bir yeniden canlanma sürecine girdi. Statükonun koruyucusu, yani devlet, sanıldığı kadar ilgisiz kalmadı olaya. Osmanlı'da yeniçeriler bile batılı nizami orduya geçilmek istenirken ‘dinsiz - Bektaşi’ denilerek kesildi. Yüzyıllardır kültürel bir öğe olarak taşınan İslamiyet artık ideolojik bir öğe haline geliyor ve senelerdir içinde taşıdığı unsurlara karşı da acımasız davranmaya başlıyordu. Kendi sürüsünü başka çobanlara karşı korumak isteyen devlet için de eşi bulunmaz ideolojik araç gibiydi. Fakat yeni bir ideoloji belirmekte gecikmedi: Milliyetçilik. Derken sosyalizm, komünizm falan filan.


İslamcılığın yıldızı söner gibi oldu. Müslüman ülkelerde ulus devlet oluşturma sürecinde milliyetçilik ön plana çıktı. Ama ulus devlet bir kere kurulduğunda dünya sisteminin içinde yer almaya başladığında, uluslararası kapitalizmin eklemleri içinde yer almaya başladığında, ‘geri kalmış’ bir ülke için milliyetçiliğin pek uygun bir ideoloji olmadığı ortaya çıkacaktı. Dünya kapitalist sistemi bir ulusa ‘ne kadar para o kadar ulusal onur’ gözüyle bakıyordu. Ayrıca uluslaşma sürecini batıdakinden daha geç yaşayan Müslüman ülkelerde bu yeni ideoloji derin köklere sahip olamıyordu. Fransız-Hıristiyan sentezi gibi kavramlar söz konusu değilken örneğin Türkiye'de Türk-İslam sentezi dilden düşmeyen bir kavram olmaya başladı.


Ortadoğu'da daha sonra bütün kavramların sentezlerini görmeye başladık. Arap sosyalizmi, Türk sosyalizmi, İslam sosyalizmi vb. Sanki herşey birbirinin içine girmişti. Son gözde sosyalizmin, gözden düşmeye başlamasından sonra İslamcılık tekrar parlamaya başladı. Artık İslam kavramından takılara gerek kalmaksızın bahsedilmeye başlanmıştı.


Kültürel öğelerden alınan bir miras olarak değil de bireysel seçimin sonucu olarak beliren küçük İslami grupların büyüme ve iktidar mücadelesi.


Önce küçük gruplar, küçük yayın organları vardı ‘radikal’ İslamın. Fakat bu küçük grupların önemli bir avantajı vardı. Üzerinde yaşadıkları toprağın ürettiği tek ideoloji onlarınkiydi. Bunu iyi değerlendirmeleri gerekirdi, ideolojik katılaşma sağlanmalı, İslami metin çalışmaları yoğunlaştırılmalıydı. Son İslamcı kuşağın gözler önüne serdiği gibi, batılı eğitim de alınmalıydı; karmaşık bir ideolojinin yeniden üretimi yapılacaktı. Emperyalizme, kapitalizme, sosyalizme karşı İslami bir toplum için bir İslam devleti oluşturmalı, sonra da bu devlet aracılığıyla topluma tekrar çeki düzen verilmeliydi.


Fakat bu grupların önemli dezavantajları da vardı. Birincisi, artık düşman ideolojilerin hakim olduğu devlet yapıları, ikincisi dinsel açıdan iyice ehlileşmiş sünni Müslümanlık, üçüncüsü yeri belirli ülkelerin dünya sisteminin hiyerarşisi içinde yer değiştirme çabalarını güçlendirecebilecek hareketlere büyük bir kuşkuyla yaklaşan dünya güçleri.


‘Zincir en zayıf halkasından kopar’ denir, öyle oldu. Iran İslami bir patlama için en uygun koşullara sahip bir ülkeydi. Her şeyden önce İran Şii Müslümanların ülkesiydi. ‘Ortodoks’lukları ile tanınan Şiiler, ‘radikal’ bir ideoloji için gereken hızlı bir katılaşmaya uygundular. Sonra İslamiyetin ayrı bir kurum olarak örgütlendiği (Şii mezhebi nedeniyle) dolayısıyla diğer ülkelerde olduğu kadar devletle içice girmediği ve hazır bir dinsel hiyerarşiyi barındırdığı bir ülkeydi Iran. Örneğin Türkiye'de olduğundan çok daha fazla özerk bir kurumsal yapıya sahipti İran'da din.


Bütün bunlara bir de Şah'ın komik yönetimi eklenince: işte devrim. Fakat bütün bunlar şimdi, olaylar olup geliştikten sonra görebildiğimiz, söyleyebildiğimiz şeyler, doğrusu bu ya kimse ‘bu kadarını’ beklemiyordu.


İran'da Şah'a karşı mücadelenin kahramanları uzun yıllar hep sosyalistlerdi. Suikast eylemleri, protestolar, yurt dışı faaliyetlerde en göze çarpan muhalif unsur sürekli onlardı. İran'lı sosyalistler sosyalizmi batılı bir düşünce halinden de çıkarmaya çalışmış, ülkelerine ‘uyarlamaya’ çalışmışlardı, İslami sosyalizm. Bir şeyin safı varken kim bakar alacalı bulacalısına.


Yine de İran'da devrim kendiliğinden ayaklanmalar olarak patlak verdiğinde liderlik belirginlik kazanmış değildi. Şah döneminin ünlü örgütü Fedayin hızla eridi. Sentez yapmaya çalışan Mücahidin belki de sentezinin kurbanı oldu. Yıllarca Şah'la bazen didişmiş, bazen de kardeşçe birlikte yaşamış mollalar hiyerarşisi, her şeyiyle hazır kurumuyla -geldi ve kendiliğinden hareketin başına oturdu, o hareketin kendisi tarafından da oturtuldu. Gitti Şah, geldi Şahbaz.


Bu olayların ayrıntısı şüphesiz çok daha geniş tartışılabilir ve tartışılmalıdır da, yalnız burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta tamamen farklı Şah'a karşı yıllarca sürdürülen mücadelenin kahramanları, şehitleri ve onuru çoğunlukla başka hareketlere ait iken, İslamcı ideolojinin bu hakimiyeti nasıl oldu? Var olan bir kurumun ve hiyerarşinin tartışılmaz ağırlığını bir yana bırakırsak, bu sorunun cevabı olarak belki de Iran devriminin en özgün yanını buluruz.



Dinle Marksist!


İsimsiz


Yönetici sınıf haline gelmiş proletaryadan bahsediyorsun. O halde sorabilir miyiz proletarya yönetici sınıf olmuşsa kimi yönetecektir? Ayrıca ‘yönetici sınıf düzeyine yükselmiş proletarya’ ne demektir? Proletarya bir bütün olarak hükümetin başına mı geçecektir? Şu anda Türkiye'de yaklaşık 6 milyon işçi vardır. Bunların hepsi birden yönetici mi olacaktır? Eğer bütün halk yönetici olacaksa, o zaman hükümet yok olacak, devlet yok olacak demektir; ancak ortada bir devlet varsa orada yöneten efendiler ile yönetilen köleler de var demektir.


Son söyleyeceğin söz halkın yöneticilerini demokratik seçimle seçeceği, gerektiği zaman da görevden alacağı olabilir. Burjuvalar da aynı şeyi söylüyor. Ama biz özel mülkiyeti kaldıracağız, dolayısıyla herkes işçi olacak ve temsilci olarak kendi aralarından birini seçecekler diyorsun. Eski işçi demek istiyorsun. Çünkü geçmişi ne olursa olsun bir milletvekili, bir bakan artık bir milletvekili ve bakandır. Koltuk ve ayrıcalık çok tatlıdır. Hem sen demez miydin, insanların bilinçlerini sosyal konumları belirler diye. İşçi sınıfı devleti öncü partisi aracılığıyla yönetir diyeceksin, öncü partinin kimlerden oluştuğunu biliyoruz. Marksizm - Leninizm'in bilimini, onun rehberliğini kabul etmiş profesyonel devrimcilerden. Bu formülasyona bakıyoruz. Ortada Marksizm - Leninizm var, profesyonel devrimciler var, bilim var. Ama hani işçi sınıfı? Cevabın hazır biliyorum. Marksizm - Leninizm işçi sınıfının çıkarlarını savunur diyorsun. Sana Sovyet Deneyinden söz etmeyeceğim, cevabını biliyorum. Onlar revizyonistti, Stalinist'ti falan.


Ama dünyanın hiçbir yerinde işçiler senin gibi Marksizm - Leninizm bizim çıkarlarımızı savunur diye düşünmüyorlar. Tam tersine şöyle düşünüyorlar: Devlet kapitalist de olsa, sosyalist de olsa benim yaşamımda ne değişecek. Ben gene sabah 8'de işe geleceğim 5'te çıkacağım. Fabrika eskiden patronunken şimdi devletin olacak. İyi de bundan bana ne? Ben zaten patronun suratını hiç görmem ki. Benim işim ustabaşıyla nadiren de müdürlerle. Ustabaşım SHP'li, müdür ANAP'lı. İkisi de komünist olsa ne olacak? Hem duydum ki, artık fabrika anonim şirket oluyormuş. Bir sürü patron olacak, ben de para biriktirirsem biraz hisse senedi alabilirim. Diyorlar ki, sosyalizmde fabrika devletin olacak, devlet senin olacak, o halde fabrika senin olacak. Nasıl yani? Fabrika benim olacaksa ben şu Allanın belası işi bırakabilir miyim? Ya da çalışma saatlerini kısaltabilir miyim? Yok, ona merkezi planlama karar verir. İyi o zaman şu hesaplara bir göz atalım bizim ücret herhalde 3-4 kat artar. Olur mu Yoldaş, karın hepsini sen alırsan yeni yatırımları nasıl yaparız, savunma sanayi nasıl olacak, komünist partisinin, gizli polisin, bürokratların maaşları nereden verilecek, ücretleri de merkezi planlama belirler. Peki grev? Ne grevi, kendi kendine mi, grev yapacaksın fabrika zaten senin. Peki sendika? Sendika olacak tabi, komünist parti politikalarını sana benimsetmek için. İyi, o zaman ben sosyalizm almayayım, şimdi hiç değilse arada bir grev yapıp bazı isteklerimi kabul ettirebiliyorum.

Yoldaş, bu işçi sınıfı çok dar kafalı değil mi? ‘Tarih yapmak’ falan umurunda değil. İyi de başka türlü olabilir mi? Devrimciliğinde samimiysen, biraz düşün işçi olmak ne demektir? Ücretli kölelik. Köleler köle kalarak yeni bir hayat kurabilir mi? İşçi sınıfının devrimci olabilmesi için ‘işçi’ olmayı reddetmesi gerekir. Bu durumda -gene başa geldik- kim yönetecek işçi devletini?


Sakın ağzı laf yapan yeni partili akademisyenler, bürokratlar ve politikacılar olmasın?



Seks-pol Yeniden


Gönül Sever


Seks-pol, ilk kez Wilhelm Reich tarafından ortaya atılan bir kavram. Psikanalizle Marksizm'in sentezi peşinde koşan Wilhelm Reich, uluslararası Psikanaliz Derneğinin tutucu üyelerine karşı geliştirdiği muhalefetin bir parçası olarak 1930'larda Berlin'de yaygın olarak ‘seks-pol’ olarak da bilinen ‘Cinsel Politika Derneğini’ kurar. Reich'ın bütün kitapları Türkçe'ye çevrilmiş durumda ve görüşleri oldukça iyi biliniyor.* Burada çok kısa değineceğiz.


Reich'ın Marksistliği sadece metodolojiyle sınırlı bir Marksistliktir (Freud'çuluğu da öyle) Ekonomik determinizmi kabul etmediği gibi, ‘proletarya diktatörlüğünü’ de reddeder. Bolşevikleri başlangıçta ‘cinsel politika’ alanında cesur, deneysel tutumları nedeniyle destekler. Eşit işe eşit ücret, politik eşitlik, boşanma ve kürtaj hakkı gibi devrimin kazanımlarını selamlar, öte yandan, bürokrasinin kurumlaşmasıyla atbaşı giden ve Stalin'le ayyuka çıkan otoriter, tutucu yapılanmaya da şiddetle karşı çıkar. Reich'ın temel kaygısı ‘özgürlüktür’. Bu yüzden temel kaygısı ‘iktidar’ olan Marksizm'in ana gövdesiyle sürekli çatışma içindedir. Kitapları Sovyetler Birliğinde de yasaktır. Görüşleri yüzünden Alman Komünist Partisinden de kovulur. Ona göre ekonomik alanda yapılan devrim yetersidir, ancak bir ilk adımdır. ‘Özgürlükçü’ kültürü kurumsallaştıracak bir cinsel devrimle desteklenmezse bürokratlaşma kaçınılmazdır. Reich'ın bu görüşleri, Marksizm içinde Rosa Luxemburg, Clara Zetkin ve özellikle de Kollontai ile uyum içindedir. Ne ki, tümü de kadın olan bu isimler Marksizm içinde marjinaldir. Bir yanda Kautsky'nin Weimar cumhuriyetini kuran babayani sosyal-demokrat partisi, diğer yanda Kollontai'ı ‘bahriyelisiyle yetinsin’ diye aşağılayan Lenin. Zetkin'in sosyal- demokrat parti içinde kadın sorununu tartışmaya açmasına Lenin'in nasıl köpürdüğü iyi bilinir. Lenin Zetkin'i devrimci görevleri unutmakla suçlar. Ona göre kadın sorunu devrimden sonraya ertelenmeliydi. Zetkin de Marksizm'in ‘erkek’ söylemi içinde sıkışmış olduğundan savunmaya çekilir.


Bolşevik iktidarında cinsel politika alanında olumlu ne varsa Kadın Bakanı olan Kollontai'nin imzasını taşır, Lenin ‘işçi muhalefetini’ tasfiye sürecinde Kollontay'ı bakanlıktan alıp uyduruk bir büyükelçilik göreviyle sürgüne gönderince bir taşla iki kuş vurmuş oldu. Ailenin tasfiyesi yönünde atılan bütün adımlar durduruldu, aile yeniden restore edildi. Stalin döneminde on çocuk doğuran annelere kahramanlık madalyası verildi vs.


Marksizm'i ‘erkek’ olarak nitelememiz okuyucularımıza aşırı gelebilir. Ama öyleydi. Özgürlükçü insanların Marksizm içinde marjinal kalmaları tesadüf değildir. Marks kızıyla yaptığı oyun-söyleşide ‘erkekte en büyük erdem olarak güçlülüğü, kadında en büyük erdem olarak zayıflığı’ gördüğünü söylüyor. Marks gibi bir adamın bu ‘samimi’ itirafının mutlak teorik bir arka planı vardır. O da tarihselciliktir. Engels devlet-aile-özel mülkiyet arasındaki ilişkiyi - eksik olmakla birlikte- iyi saptıyor. Ancak, ‘uygarlığa’ yani devletli, aileli, özel mülkiyetli yaşama geçişi tarihsel olarak olumlu buluyor. Bu uygarlık övgüsü, Marksı Hindistan'daki İngiliz sömürgeciliğini hatta Kuzey Amerika'da Kızılderili jenosidini desteklemeye kadar götürüyor. Komünist manifestoda burjuvaziye düzülen övgüler de ortada. Güçlülükle simgele-şen erkek ve zayıflıkla simgeleşen kadın kimlikleri uygarlığın önde gelen görüngülerinden biri. Adı Platon ve Hegel'le birlikte anılması gereken bu uygarlık ve tahakküm savunucusunun kızına verdiği cevaplar fikirleriyle tam bir uyum içinde. Marksist söylem içerisinde, Zetkin'den ‘kadın sorununu’ devrim sonrasına bırakmasını isterken ya da Kolontay'a ‘bahriyelisiyle’ yetinmesini söylerken Lenin haklıydı. Keza Reich da komünist partiden atılmayı fazlasıyla hak etmişti. Çünkü bütün bu isimler Marksizm'e göre tarihsel olarak- fi tarihinde- çözülecek olan sorunu iradeleriyle çözmeye kalktılar. Halbuki, örneğin aile ve cinsiyetçiliğin ‘sosyalist anavatanın’ savunulması için daha başka bir sürü kurum gibi (devlet, ordu, polis, gizli polis) ‘güçlendirilmesi’ gerekirdi.


Reich'ın kendisini Marksist olarak tanımlamasında Marksizm'in -ne yazık ki- anarşizme düşünsel üstünlük kurarak sosyalizm alanını işgal etmesinin de payı büyük. Özellikle Reich'ın yaşadığı Almanya'da durum böyle. (Not: Bu vakıa Marksistlerin haklı, anarşistlerin haksız olduğunu göstermez. Sadece o devirde Marks ve yandaşlarının daha iyi retorikçiler olduğunu gösterir. Ayrıca tartışmaların ‘tahakküm kültürü’ içinde ve onun ‘diliyle’ yapıldığı da unutulmamalı. Yani anarşistler maça yenik başlamışlardır üstelik de deplasmanda oynamaktadırlar. Nitekim, Sovyetler Birliği gerçeğinin ( kuruluş, işleyiş ve yıkılış) netleşmesiyle birlikte, örneğin Bakunin'in Marx'la tartışma içinde geliştirdiği argümanların doğruluğu kanıtlanmıştır. Artık Marksizm'in ‘sosyalizm’ alanından kovulma süreci başlamıştır. ) Bir diğer faktör de ‘bilimin’ otoriter karakterini kavrayamamış olmasıdır. Ayrıca ‘cinsel devrimin’ programını oluşturma iddiası da Marksistliğinden ve bilimselliğinden kaynaklanan talihsizliğidir. Bilimin bir ‘kurum’ olduğunu, ‘gayrı-resmi’ bir bilim olamayacağını görememiştir. Onun bilim, saplantısı hayatının son döneminde ölçülebilir, depolanabilir, bütün hastalıkların özellikle de kanserin tedavisinde kullanılabilir orgon (yaşam enerjisi) iddiasında kendisine trajik bir son hazırlamıştır.


Reich Freudçu kavramlarla düşünmüş ama farklı sonuçlara varmıştır. Freud gibi otoriter kişilik organizasyonunu mutlaklaştırmamış bunu aşmanın yolları üzerine kafa yormuştur. Bugünden bakıldığında Reich'ın Cinsel Devrimin hedefleri olarak önerdiklerini çoktan aşılmış şeyler olarak görebiliriz. Reich'ın talihsizliği cinsel devrimi programlaştırmasındadır derken bunu kastediyoruz. Reich ana sorun olarak cinsel dürtülerin bastırılması, yok sayılması, çok katı kurallar içine alınmasını görüyordu. Bu durum hastalıklı otoriter kişilikler yaratıyordu, ‘insanlar bir kez cinselliklerini dışa vurup yaşamaya başladıklarında otoriter kişilik yapıları çökecek, sağlıklı tepkiler veren insanlar da ekonomik ve toplumsal düzeni yaşamın kaynakları olan sevgi, bilgi ve çalışma temelinde yeniden inşa edeceklerdi.’ Batı toplumlarında sorunun artık ‘bastırma’ olmadığı ortadadır, ama Reich'ın vaat ettiği ‘sağlıklı kişilikler’ ve ‘sağlıklı toplum’ ortada gözükmüyor. Reich'ın fikirleri doğrultusunda bir ‘cinsel devrim’ 68 sonrası gerçekleşmiştir. Ancak, özgürlük sorunu daha da çetrefil hal almıştır.

Cinsellik ilk kez Reich'la birlikte politik etkinliğin bir alanı olarak tanımlandı. Ancak, gerek dönemin havası, gerek ilk olmanın dezavantajı gerekse Marksistlerin ambargosu sex-pol düşüncesinin taraftar bulmasını engelledi. Derneğe gelenler de Reich'ın tanımıyla ‘orayı üstü açık genelev’ gibi görenlerdi.


Bu arada ‘cinsiyetçiliğe’ karşı mücadele de kendi mecrasında ilerliyordu. Yukarıda Marksizm içinde Zetkin ve Kollontay'ın cinsiyetçiliğe karşı başarısız mücadelesini andık. Üst-orta sınıf kadınlar arasında da Sufrajet hareket taban buldu. Talepleri kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden ibaretti. Ancak gerek yalnızca kadınlardan oluşmaları gerekse işi sabotajlara kadar götüren militan bir hareket olmaları dolayısıyla feministlerin ataları olarak görülürler. Emma Goldman anarşizm içinde cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi başlattı ve başardı! Modern feminist düşüncenin de kurucuları arasında adı geçen Goldman'dan sonra anarşist hareket ‘feminist’ bir karakter kazandı. Bu doğaldı çünkü anarşizm tahakkümün bütün biçimlerine karşı olmayı gerektiren bir ahlak felsefesidir ve anarşistlerin tarihselci bir bakışları olmadığından kadın sorununun çözümünü geleceğe havale edemezler. Anarşist hareket içinde hala bazı maço öğeler olduğunu inkar etmiyoruz ancak anarşist ahlak açısından ‘maşizm’ gayrı-meşruyken ‘feminizm’ meşrudur. Sufrajet hareketin başarısı ve kadınların siyasal haklarını almalarından sonra kadın hareketi duraklama devrine girdi. ‘Siyasal haklar’ kadınların konumunda fazla bir değişiklik yaratmadı. (Goldman uyarmıştı) 68 başkaldırısında hem ‘sex-pol’ hem de ‘kadın hareketi’ patlama yaptı. Cinsel devrimle cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin tarihi buluşmasıydı. Artık cinsiyetçiliğe karşı mücadele de ‘sex-polun bir parçası haline gelmişti.


Kadınlar verili cinsel kültür değişmedikçe kurtuluşun olanaksız olduğu görüşünü giderek daha fazla savunur oldular. Cinsiyetçiliğe karşı mücadele kulvarında güçlü bir hareket daha belirdi: Eşcinseller. Genel başkaldırı dalgası onları da sarmıştı ve bu ortamda ‘dolaplarından çıkmaya’ karar verdiler. 68 Paris'inde ilk gösteri kız erkek öğrenci yurtları birleştirilsin talebiyle başlamıştı. Öğrencilerin istekleri arasında ‘Reich'ın kitaplarının okullarda ders kitabı’ olması da vardı.


Ne ki, bu flört kısa sürdü. Cinsel devrim Reich'ın çizdiği çerçevede başarıya ulaşmış ama kadınların yaşamında köklü bir değişiklik olmadığı gibi bazı açılardan durum daha da kötüleşmişti. Aile kurumunun parçalanmasının kendi başına devrimci bir anlamı olmadığı ortaya çıktı. Kapitalizm pekala ailenin işlevlerini değişik kurumlara dağıtarak da varolabileceğim kanıtladı. Çocuk yetiştirmeyi yuvalar, ekonomik dayanışmayı sosyal güvenlik sistemine, ideoloji üretimini medyaya, okul öncesi eğitimi ana okulların devretti. Ailenin üretim işlevi zaten en başından ortadan kaldırılmıştı. Tüketici potansiyeli olarak atomize birey aileden daha çekiciydi-Ailenin tahribiyle birlikte talep artışı olan seks de bir endüstriyel patlamaya maruz kaldı. Kadın vücudu genel bir imge olarak kullanıma sunuldu. Eskiden kadın yalnızca tek bir erkeğin kullanımındaki cinsel metayken, cinsel devrimin başarıya ulaştığı oranda bütün kadınlar bütün erkeklerin objesi haline geldi. Kadın bütünüyle kuşatıldı, zorunlu çalışma düzeni içine sokuldu (üzerindeki ev işi yükü de aynen devam etti) eskiden aile içinde sahip olduğu iktidar alanları da elinden alındı.


Sex-pol'ün ikinci başarısızlığının nedenleri ney-.di? En önemli eksiklik ‘cinsel devrimle’ toplumsal devrim arasındaki bağın yeterince güçlü vurgulanamamasıdır. izole bir aile eleştirisinin devrimci bir anlamı olmadığını yukarıda açıkladık. Cinsel potansiyellerin dışa vurulmasının da kendi başına devrimci anlamı olamaz. ‘Erkek’ ve ‘kadın’ kimlikleri aynı kaldığı sürece serbestçe dışa vurulan cinsel potansiyeller erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü pervasızlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Cinsellik alanındaki ana sorun da yanlış tespit edilmiştir. Ana sorun cinselliğin bastırılması değil Foucoult'nun parlak bir biçimde ortaya koyduğu gibi egemen söyleme tabi kılarak maniple edilmesidir. Bu durumda cinsel potansiyellerin serbestçe dışavurumu ‘cinsel devrimin’ kendisi değil olsa olsa bir ilk adım olabilir. Bu ilk adımın Avrupa'daki faturasını görünce ‘istemez teşekkürler’ demek zorunda kalıyoruz.


Faturayı görünce feministler de haklı olarak ‘istemez teşekkürler’ dedi. Cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi içermeyen bir cinsel özgürlük hareketinin devrimci olamayacağı gün gibi ortada. Öte yandan feministler de kendi açmazlarını görmek zorundalar. En önemli açmazları da anti-seksist erkeklerle ortak hareket zeminini reddetmeleridir. Cinsiyetçiliğe karşı mücadele de kendi başına devrimci olarak tanımlanamaz. Kapitalist sistem ve devlet için karar mekanizmalarının başındakilerin cinsiyet olarak erkek olmaları gerekmez. ‘Erkek gibi davransınlar yeter!’ iktidar mevkileri için erkek egemenliğine karşı mücadele eden bir feminizm devrimci olamayacağı gibi, bazı kadınları iktidara taşısalar bile sonuçta gerek iktidar mevkilerini elde ediş gerekse mevkinin gereklerini yerine getiriş ve iktidar konumunu muhafaza ediş süreci yarışma - çatışma - tasfiye - tahakküm türünden erkek 'davranışlarını içerdiğinden erkek egemenliği kadınlar eliyle sürdürülecektir.


Çözüm ‘yeniden sex-pol’dür. Bu kez daha önceki hatalarını tekrarlamadan. Anarşist bir toplumsal devrim gerçekleşmeden ‘özgür cinsellik’ yaşanamaz. Özgürlük bir bütündür ve hayatın bütününün yeniden organizasyonunu gerektirir. Kısmi özgürlük olamaz. Sorunu Marksistlerin yaptığı gibi devrim sonrasına ertelemek değildir bu. Anarşist toplumsal devrim mikro düzeyde ‘hemen şimdi, burada’ başlar. Öte yandan toplumsal devrim projesi ‘özgür cinselliği’ gündemine almıyorsa bir ayağı topal olacaktır. Otoriter kişilik yapıları korunarak ‘yeni’ bir toplumsal organizasyon gerçekleşemez. Cinsellik alanını denetleyen insan ruhunu, kişilikleri ve davranışlarını da denetler. Devlet, din, medya, bilim, tıp gibi otoriter kurumların bu alana ilgisi nedensiz değildir. ‘Cinsel devrim'in devrim adını hak edebilmesi için bu kurumları hedef alarak yaygınlaşması gereklidir. Gerek Reich'ın gerekse 68'lilerinhatası ‘bastırma’nın, geleneksel formda tutucu baskıların ortadan kalkmasının ‘özgür’ bireyleri yaratacağını ve bu bireylerin ‘yeni’ bir hayat kuracağını ummalarıdır. Yapılan bir tür indirgemeciliktir. Psikolojik süreçler toplumsal yaşamın ana belirleyicisi olarak sunulmaktadır. Bu doğru olmadığı gibi, alan da doğru tahlil edilmemiştir.


‘Seks-pol’ün kapsamı nedir ve hangi güçlere dayanılarak hayata geçirilecektir. Kilit sorun cinsiyetçiliğin tasfiyesidir. Otoriter cinsel ahlak da büyük ölçüde cinsiyetçilik temelinde yükselir. Her alanda olduğu gibi bu alanda da tahakkümden acı çekenler ön plandadır. Kadınlar, eşcinseller ve gençler. Öte yandan anti-seksist erkekler de hareketin bir parçasıdır.


Reich'ın yaptığı hataya düşmüyoruz. Seks-pol'ü bir programa hapsetmeyeceğiz. Türkiye coğrafyasında hepsi de hayati öneme sahip bir dizi mücadele alanı var seks-pol kapsamında. Başlık parasından genel evlere, cinsel tacizden bekaret kontrolüne hemen hepsi haftalık haber dergilerinde ıcığı cıcığı çıkarılmış, ama örgütlü bir seks-pol hareketi olmadığından gündelik hayat içinde olagelmeye devam eden bir dizi sorun. Seks-pol örgütlenmesinde her biri kendi bağımsız örgütlenmesine sahip kadın inisiyatifleri, eşcinsel inisiyatifleri ve anti-seksist erkek inisiyatiflerinin birlikte hareketini öngörüyoruz.


Anarko-feministlerin Duygu Asena türü feministlerle birlikte yapabileceği hiçbir şey yoktur. Tam tersine bu tür feministlere karşı mücadeleyi erkek egemenliğine karşı mücadelenin bir parçası olarak görüyoruz. Bize göre Duygu vajinası olmasına rağmen toplumsal konumu itibarıyla bir ‘er-kek’tir. Keza kaymakam olmak isteyen ama engellenen (vah vah) kadınlarla dayanışmayı da hiç düşünmüyoruz: Mücadelelerinde başarılı olurlarsa gözlerini oymayı düşünebiliriz. Öte yandan anti-seksist erkekleri yoldaşımız olarak görüyoruz. Bu yoldaşlık yalnızca anarşizm bağlamında değil seks-pol bağlamında, cinsiyetçiliğe karşı mücadele bağlamında da bir yoldaşlıktır. Buradan feminist eleştiriyi anarşist harekete taşımayacağız anlamı çıkmaz. Tam tersine en ciddi işlevlerimizden biri bu olacak.


Sonuç: Şimdilik bir sonuç yok. Bu bir başlangıç yazısı, seks-pol tartışmalarına başlangıç yazısı. Sonuca hep birlikte ulaşacağız.



Asıl Erkek Olan Devlete Karşı Anarko-feminizm


Özlem


Bu yazı Anarko-feminizm hakkında bir giriş yazısıdır. Bu yazıyı okuyanlardan ‘Ya... feminizm varken neden anarko-feminizm?’ diye soranlar çıkacaktır. Elbette bu yazı kısa ve öz bir biçimde bu soruya cevap verebilecek bir yazı olma iddiasıyla yazılmış da olsa okuyanların eleştirileriyle, eklemeleriyle tamamlanacak yanları da vardır. Neden Anarko-feminizm?


Yaklaşık iki yüzyıllık bir geçmişi olan feminizm, toplumsal ilişkiler içinde kadının konumunu eleştirir. Kadınların erkeklerden daha fazla saldırıya maruz kaldığını iddia eder ve bunun için mücadele eder. Amaç; cinsiyet ayrımını, ayrımcılığını ortadan kaldırmaktır. (Her ne kadar burjuva feminizmi bu amaçlardan sapıp, cinsiyetçi bir yaklaşımla hareket etse de...) Feminizmin, bu amacına rağmen, toplumsal değerlere karşı çıkıp, bu dererlere göre mekanizmalar geliştirdiğini ve yıkıcılıktan çok eksik olanları tamamlamak için çabaladığını görmek mümkündür. Varolan değerlere karşı savaşmak... Peki hangi kavramlarla? ‘Eşitlik’ ve ‘hak’ bu iki kavram feminist söylemde sürekli geçen kavramlar olmasına rağmen, gerektiği gibi tartışılmamıştır. (Eşitlik sözcüğünün sözlük anlamı: Aynı haklardan yararlanan, aynı düzeyde olan. örneğin ‘Herkes. kanun önünde eşit haklara sahiptir’. Anayasa) Bir kadının, erkeklerle eşit olma isteği, erkeğin ondan daha özgür olduğunu kabul etmesi anlamına gelir. Ulaşmak istenen nokta, erkeklerin yaşam standartları mı olmalıdır. ‘Eşitlik’ istemiyle kadın, asıl otoriteyi (devleti) baştan kabullenmiş ve tek isteğinin sokakta, evde, her yerde erkek gibi rahat (!) yaşamak isteğini belirtmiştir. ‘Hak’ kavramına gelince, hangi hak, kimin verdiği ha, kimin laf edip erkeklere verdiği (!) ve kadınların sakındığı haklar...


Feminizm bu kavramlarla yıkıcılığın yapıcılığından çok, ne kadarı muhalif de olsa sistem içi bir mantıkla kendini geliştir, düzenler. Ne kadar radikal da davransa asıl gücü devleti hedef almadıkça feminizm eksik kalacaktır.


Anarşizm, içinde ekolojizmi, anti militarizmi, anti kapitalizmi barındırdığı gibi feminizmi de barındırır. Anarşizmin amacı, her türlü otoritenin ortadan kalktığı, sınırsız, mülkiyetsiz, cinsiyetsiz bir toplumdur. Ve varolan devlete karşı bu savaşımda kadınların sorumluluğu biraz daha fazladır. Çünkü devlet erkektir. Devlet varlığını, iktidarını korumak için; kendi iktidarını taklit edecek gruplarla, kurumlarla ilişki içindedir. (Aile kurumu gibi)


Erkeklerde bu oyunun kuklalarıdır. Erkek devletin erkek vatandaşları olarak; ezen, sömüren, öldüren devleti örnek alırlar ve kendilerinden farklı olanlar (!) ezerler, sömürürler. Böylece devlet, huzur içinde gücünü her gün kendine kanıtlayacak vatandaşlarıyla yaşamının tadının çıkarır. Bunu yaparken bir yandan onları da nasır sömüreceğini düşünmekten geri kalmaz tabii.


Feminist söylemlerde insanların ezildiği, sömürüldüğü kabul edilir ama kadının ikinci bir saldırıya maruz kaldığı eklenir. Bence bu saldırıyı, ikinci bir saldırı olarak görebilmenin altında yatan mantık şudur: Karşısındaki güç ne kadar yalınsa, saydamsa, ne kadar basit ve hantalsa ona karşı mücadele de o kadar kolaydır. Yani; neye karşı nasıl savaşacağını görmek önemlidir. Hatta o gücü ortadan kaldırmanın birinci koşuludur. Bu nedenle günlük yaşamda, toplumsal ilişkilerde ikinci bir saldırıya maruz kalan bizlerin -kadınları- bu duruma müdahale etmesi en azından bunu görmesi daha kolaydır. Neden?


Kadının karşısında etten, kemikten oluşmuş bir yumruk, ağız dolusu iğrenç küfürler ve yaşamının her anında onu ezen, sömüren, aşağılayan anlaşılacak kadar bariz bir güç vardır. Bunları görmenin kolaylığıyla kadın erkekten önce harekete geçerek bu saldırılara karşı savaş açar.


Peki, erkeğin kendini ezen, sömüren gücü görmesi ve bunla savaşması nasıl olur? Asıl erkek olan devlet, erkeklerin iliklerine kadar işlemek ister, işlemiştir de. Onlara sünnet' fotoğraflarıyla böbürlenmelerini söyler, silahlarla, arabalarla oynamalarını, pantolon giymelerini, kısa saçlı olmalarını, askere gitmelerini söyler, evlerinin ‘reisi’ olmalarını söyler, ‘itaat et’ der. ‘Devletine itaat et ve tam bir erkek ol, kendine itaat ettir, kadınlar sana itaat etmeli’ ve ekler ‘kadınlar sizin tarlalarınızdır, dilediğiniz gibi sürebiliriz’, erkek bunları dinler, askere gider, evinin reisi olur, penisiyle gurur duyar, ölene kadar santim (cm) sorunu olur, kadını döver, onun kadın olan anasına küfreder. Kadın üzerindeki bu baskılar artar, artar ve etten, kemikten oluşmuş yumruktan bıkan kadın ‘hayır’ deyip onunla mücadeleye başlar. Kadın savaşır, peki ya erkek?


Erkek bu saldırıyı, sömürüleri, yani devletin ona verdiği gücü reddederse başına ne gelir? Devlet ona güç vermiştir; Tanrı ona penis vermiştir, anayasa, ailenin koruyucusu, kollayıcısı unvanını vermiştir. Bunları nasıl reddeder, askere gitmeyi, kadınlara küfretmeyi, kısa saçlı olmayı, pantolon giymeyi, ezmeyi redde bilir mi?


Ezen kimliğini reddedip, ezilenin saflarına geçmek hasımları içinde en aşağılayıcı durumdur onun için. Ezen olmak yerine, ezilenin yanında yer almayı tercih etmiştir o. (Hele bir de eşcinseller vardır ki, onlar kadınlardan da çok horlanırlar, aşağılanırlar. Çünkü onlar erki reddedenlerdir devletin onlara verdiği erki -erkekliği- terk edenlerdir ve devletin erkek ahlakını tehdit edenlerdir) Erkek kimliğine yaklaştıkça pohpohlanan kadının tersine, erkekler erki reddettikleri ölçüde aşağılanırlar.


Hem erkek hem de kadınlar için görülmesi , gereken asıl otorite devlettir. Erkeği ve kadını birbirinden uzaklaştıran, birbirine kırdıran, yalnızca kadını değil erkeği de tehdit eden asıl güç odur.


İşte! Anarko-feminizm -feminizmin unuttuğu şeyi- mücadelesini toplumsal yargının dışına taşır. Yıkıcıdır. Devletin, varolan tüm otoritelerin düşmanıdır. Tüm kurumların karşısındadır. Varolan yargıların, değerlerin karşısında ‘birey’ olmanın verdiği güçle savaşır. Varolan ahlakı reddeder. Tüm ezilenleri, erki reddedenleri bu ahlaka karşı mücadeleye çağırır.


‘kahrolsun erkeklik, kahrolsun kadınlık. Yaşasın Birey.’



Sayı 2

Ağustos 1994



Kürt Ulusal Sorununda Çözüm: Devletsiz Federal Kantonlar


Bert Alan


Yüzyıldır süregelen -çözümü de oldukça zor- bir sorunla karşı karşıyayız: Kürt ulusal sorunu. Bu sorun karşısında başta, Kürtleri zorla kendi egemenliği altında tutan TC. İran, Irak ve Suriye gibi devletler olmak üzere; irili-ufaklı parti ve gruplarıyla, soldan-sağa her siyasal tondaki Kürt hareketi de dahil, tüm siyasi tarafların çözümü yıllardır biliniyor. Bu çözüm etrafında tarafları kabaca iki kutba ayırabiliriz: Mevcut statükoyu koruyan ve devamından yana olan taraf ile, Kürt toplumunun mevcut statüko dışında, bağımsız siyasal kurumlaşmasını savunup isteyen taraf.


Bir asırdan beridir, politikanın her veçhesinde değişmez bir gündem olarak yerini alan Kürt sorunu, yakın tarihin en kanlı çatışmalarıyla, kitle katliamları ve topyekûn sürgünleriyle bugün çok daha vahim sonuçlar doğurarak, bu iki taraf arasında ve bir kaç ülkenin sınırları içinde bölgesel bir savaş olarak devam ediyor. Yalnızca Türkiye'nin denetimindeki bölgede son on yıldır süren çatışmalarda 15.000 ölüden söz edilmektedir. Milyonlarca insan, yaşamları parçalanarak, evleri, köyleri, hayvanları, ekinleri imha edilerek yabancı oldukları kent yaşamına zorla göç ettirilmekteler. Yaşanan bunca acıya rağmen, savaş basını tarafından şartlandırılan 'kamuoyu', bu binlerce ölüyü, bu denli azap verici olayları tümüyle kanıksamış, sorunun çözümünü politikacılardan bekleyen bir umarsızlık içinde... İnsanlar adeta sıranın bir yakınlarına ya da kendilerine gelmesini büyük bir körlük içinde bekleyen kurban konumunu sürdürürken, ‘radyolardan, ajans bültenlerinden her gün okunan kanlı bildiriler ölümü, korkunç bir kabus olarak yaşama sevincinin alnına mühürlüyor’.


Tarafların soruna yaklaşımı


Kürt sorununa birinci bakış, egemen devletlerin ve kurumlarının (üniversiteler, siyasi partiler, sendikalar, meslek odaları, basın ve devletin ideolojik etkinliğiyle yaratılan geniş bir kamuoyu kesiminin) bakışıdır. Bu yaklaşıma göre; devletin yapısı üniterdir. Devlet sınırları içindeki herkes, vatandaşlık bağıyla devlete bağlı ve egemen ulusun bir ferdidir. Farklı etnik kökenlerden olanların varlığı resmen kabul edilemez. Örneğin, Türkiye'de herkes Türk kökenindendir ve bu nedenle de mutludur anlayışı devletin temel yaklaşımlarından biridir. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türk ulusal egemenliği ve Türk milliyetçiliği devletin resmi siyaseti ve milli eğitiminin temel bir prensibi olarak belirlenmiştir. Tarih ve kültüre bu türden ideolojik bir yaklaşım, devlet tarafından, yetmiş yıldır Türkiye'de yaşayan herkese zorunlu eğitimle, basın-yayınla, üniversite ve kitle iletişim araçlarıyla, devletin her türden kültür ve askerlik kurumu aracılığıyla dayatılarak benimsetilmeye çalışılmıştır. Devletin dayattığı bu resmi bakış açısı, sokaktaki vatandaşın anlık siyasal tepkisinin kaynağını oluşturan ideolojik-kültürel değer yargılarını belirlemiştir.


Sonuç: ‘Devletin ve milletin birliği, ülkenin bölünmez bütünlüğü’ şiarı eleştirilemez, tartışılamaz, kadir-i mutlak bir gerçek olarak devletin baskı mekanizmaları ve tüm politik kurumları tarafından toplumsal hayata egemen kılınmaktadır.


Devletin bu resmi düşüncesine karşı çıkıp onu reddetmek ya da toplumsal yaşamın ortaya koyduğu gerçekliği savunmak, suç ve ceza mekanizmasını harekete geçirerek, her defasında devletin inkarcı siyasete dayalı otoriter tahakkümcü saldırısına yol açmaktadır.

Kürtler üzerinde egemen olan diğer devletlerin (günlük yaşamdaki bazı biçimsel ilişkiler dışında) TC.?den temelde bir farkları yoktur. İran, Irak ve Suriye anayasalarında Kürtler, etnik ve sosyolojik bir kategori olarak resmen tanınıp tanımlanmamışlardır. Ancak, günlük toplumsal ilişkilerde siyasi partiler ve devlet kurumları, gayrı resmi bir terminolojiyle anayasal formalitenin dışında, etnik bir kabulü topluma benimseterek ‘Kürt kimliği ve kültürel haklar’ çerçevesinde siyasal bir denge oluşturmuşlardır. Bu dengeye bağlı olarak, Kürt bölgelerindeki okullarda, basın ve iletişim araçlarında Kürtçe'nin ikinci bir dil olarak kullanılması, Kürt etnik varlığına ilişkin toplumsal bir kabullenişi beraberinde getirmiştir. Bu dengenin politik olayların boyutuna bağlı olarak sürekli değişmesi ve Kürtlerin ayrı bir ulus olarak resmen kabul edilmeyişi, Kürt sorununun bu ülkelerde de günün gerçekliği olarak, tüm dinamizmiyle kendini gündemde tutmasına yol açmıştır.


Sorunun yüzyıllık sahibi ve asıl muhatabı (yukarıdaki şemalaştırma uyarınca ikinci tarafı) elbette Kürtlerin kendisidir. Ne var ki, bugün -ve bence hiç bir zaman ve hiç bir ulus için- ortak bir Kürt ulusal iradesinden söz etmek mümkün olmadığından Kürt tarafının yaklaşımını siyasal gruplar nezdinde ele almak gerekir.


Kürdistan’da milliyetçi siyasal düşüncenin tarihi, Osmanlı parlamentosuna kadar dayanır. Meclis-i Mebusan'da ki Kürt milletvekillerinin ‘Kürdistan'a muhtariyet’ talepleri I. Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti'nin yıkılışı yıllarında oldukça yaygın bir düşünce haline geldi. Erzurum ve Sivas kongrelerinde ‘Kürt eşraf, mütegallibe ve aşiret şürekası’ ile Kemalistler arasında Türk-Kürt ortak hükümeti mutabakatına bile varıldı. Ancak, Sevr çözümlerini reddeden Ankara Hükümeti'nin İngiltere tarafından tanınmasıyla birlikte peş peşe Kürt ayaklanmaları dönemi başladı.


Bu ayaklanmalarla iyice şekillenip pekişen Kürt .siyasi hareketi ve ulus düşüncesi, II. Dünya Savaşı?nın diplomatik trafiği içinde ‘siyasi parti’ gibi bir kurumla buluşarak 1946'da (bir yıl sonra İran Şahlık rejimi tarafından yıkılan) Mehabad Kürt Cumhuriyeti'ni ilan etti. Bu tarihten itibaren Kürt hareketi aşiret reislerinin etkinliğinde olsa bile siyasi parti gibi, Batı tarzı örgütsel kanallara doğru açılmaya başladı. Bu sürecin Türkiye kesitini ele almak gerekirse:


Cumhuriyet döneminden başlayıp 1960'lara kadar süren ‘Şark Vilayetleri Meselesi’, 1960'lı yıllarda ‘Ezilen Doğu’, ‘Doğu Sorunu’, ‘Doğunun Sesi’ gibi süreçlerden geçerek, ‘Devrimci Doğu’ ve 1970'lerin ortalarında ‘Kürt Sorunu’, ‘Kürdistan Devrimi’, ‘Kürdistan Kurtuluş Hareketi’ gibi bir sonuca varmıştır. Sosyalist düşüncenin Kürdistan'da politik örgütler nezdinde güçlenmesi, Kürt ulusal sorununda yepyeni bir dönem başlattı. Merkezi otoritelere karşı aşiret ve toprak sahiplerinin otoritesiyle başkaldırma dönemi, yerini modern siyasi örgütlerin otoritesine bırakmak zorunda kaldı.


Kürt ulusal sorununu bugünkü talepleriyle şekillendirip, yıllardır (Türkiye'de tamamen, diğer ülkelerde de kısmen) politik gündemde tutan ağırlıklı güç sosyalist gruplar olduğu için, sorunun siyasi boyutunu ve çözümüne ilişkin ikinci tarafın yaklaşımını sosyalist grupların bakışıyla ele almak gerekir.


12 Mart ile 12 Eylül arası dönemde, Kürdistan'da 10'dan fazla siyasi grup vardı. Birbirinden farklı uluslararası siyasi kutuplara bağlı olan bu sosyalist gruplar, Kürt ulusal sorununda (küçük nüansları olsa da) ortak bir düşünceyi dile getiriyorlardı. Hemen hepsi Lenin'in, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı adlı kitabını aynı yaklaşımla yorumluyor, Lenin'in programlaştırdığı tezleri ‘Kürdistan devrimi’ için geçerli bir çözüm yolu olarak ele alıyorlardı.


Bu grupların o gün ileri sürdükleri (ve bu gün de savundukları) ortak düşünceler, şu şekilde özetlenebilir:


‘Kürt ulusu Ortadoğu'nun ortasında dört sömürgeci devlet tarafından bir asırdan beridir, çağdaş yaşamın gerektirdiği tüm siyasi hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılarak, ulusal varlığı, tarihi ve tüm kültürel değerleri inkar edilerek köle statüsünde tutulmaktadır. Sömürgeci güçler (TC. Iran, Irak, Suriye) en son Lozan'da emperyalistlerin iradesi doğrultusunda Kürdistan'ı dört parçaya bölüp sömürgeleştirmişlerdir. Bugün, Kürdistan sömürge bir ülke, Kürt ulusu da ezilen, sömürülen ve kendi iradesi dışında zorla köle statüsünde tutulan bir ulustur. Kürdistan'ı sömürgecilerin askeri işgalinden kurtarmak, yani ülkenin bağımsızlığı ve ulusun özgürlüğü için, Kürt siyasi hak ve özgürlüklerinden yana olan tüm toplum kesimlerinin aralarındaki sınıf farklılıklarına rağmen, sömürgeci işgale karşı ulusal bir mutabakata vararak, ulusal demokratik kurtuluş hedefine doğru harekete geçmeleri gerekmektedir. Çünkü, tüm çağdaş toplumlar gibi Kürt toplumu da kendi siyasal iradesiyle, bağımsız ulusal devletini kurma, kültürel değerlerini koruyup geliştirme hakkına sahiptir.’


Ulusal sorunu, Marksizm - Leninizm'in analizleri gereğince, sosyalizmin temel bir sorunu olarak gören Kürt sosyalistleri, zamanla Kürt liberal burjuva siyasetini etki alanlarına alarak sürece damgalarını vurdular. Ancak, bugün gelinen noktada bu grupların tümü kendi teorik tezlerinin epey uzağında, savaşın seyrine pek de uygun olarak belirgin bir milliyetçiliğe bulaşmış durumdalar. Bu konu başlı başına bir eleştiri ve irdelemeyi gerektiriyor.


Dışarıdakinin bakışı


Buraya kadar ulusal sorunda tarafları ve yaklaşımlarını kaba taslak da olsa vermeye çalıştım. Başta da belirttiğim gibi, tarafların bu konudaki düşünce ve siyasi tavırları bütün açıklığıyla biliniyor. Ancak, tarihsel ve siyasal nitelikleriyle her iki taraftan da olmayan, üstelik her konuda olduğu gibi bu konuda da düşünce ve tavırları yeterince bilinmeyen üçüncü bir taraf daha var; Anarşistler!


Sıkıcı bir tekrar olmasına rağmen yeniden bu üçüncü tarafın bazı özgünlüklerini hatırlayalım.


Anarşistler varoldukları bütün devrimlerde hep dışarıdakiler olarak kaldılar. Her türlü iktidar ve yönetim ilişkisini reddettiklerinden, yönetim aygıtının şu ya da bu tarafında konumlanmaları söz konusu olamaz. Onlar, yalnızca ister, ayaklanır ve yaparlar. Hiçbir zaman varlığını istemedikleri bir kurumun sağ ya da sol tarafında oturmak gibi bir amaçları yoktur ve olmadı. 1789'da ve 1871'de ikinci kez Paris'te olmak üzere, dünyanın bir çok yerinde devrimin isyan ruhu, devrimin çılgın çocukları olarak hep dışarıdaydı onlar. Çünkü, her defasında kanlı sonuçlarla görüyorlardı ki; ele geçirilen devlet, devrimi boğuyordu.

İşte bu nedenle, her türlü devleti reddeden anarşistlerin, ulusal devlet kurmak isteyen yurtsever, milliyetçi, liberal, demokrat ve sosyalistlere, devletin kötü ve ahlak dışı bir kurum olduğunu bir kez daha anlatmaktan başka söyleyecek bir şeyleri yoktur. Hal böyleyken, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunla ilgili kimsenin de anarşistleri dinleyecek durumda olmadığı açıktır. Bunun bir çok nedeninden biri; anarşistlerin henüz herkesin duyup, görüp, etkilenebileceği toplumsal bir güç olarak ortaya çıkmamış olmalarıdır. Diğeri ise; ulusal ve toplumsal mücadelenin iktidar mücadelesi olarak ikame edilmesi ve bir hedef olarak iktidarın, hala milyonlarca insanı bu denli büyülemesidir. Bugün Kürdistan'da süren kanlı çatışmaların karşısında bir çok kesim gibi anarşistlerin de çaresiz ve acz içinde olmaları işte bundandır.


Evet, çaresiz ve acz içinde olduğumuz açıkça teslim edilmelidir. Çünkü, bir kişi bile özgür değilse hepimizin tutsak olduğuna inanan bizler, kaç yıldır düşünsel eğilimlerimizle uyumlu, hemen her yerden sesi duyulabilen etkili bir çalışma başlatamadık. Bu, aynı zamanda, milyonlarca insanın yaşamına kanla müdahale edilmişken, pratikte tercih edilebilir bir taraf olamayışımızın nedenlerinden biridir. Elbette henüz birçok şeyin başındayız ve bunu herkes açıkça biliyor. Ama şu da yine aynı açıklıkla biliniyor ki; ulusal soruna yaklaşımımızla tüm politik eğilimlerden kesin bir ayrımla ayrılıyoruz. O nedenle, bugün bağımsız bir devlet kurmak için ayaklanmış olan Kürtlere önereceğimiz ütopyanın, onlar açısından pratik bir anlamı yoktur. Demek ki, ya kendimiz ütopyamızı yaşayacağız ya da ölen bunca insanın cesetlerine baktıkça derinden derine iç geçirmekle yetineceğiz. Hangisi?


Disa Anarşi*


Diğer politik düşünceler gibi anarşizm de ulusal sorun karşısında uzun süre (hatta tarihi boyunca) bocaladı, belirsizlik gösterdi ve çoğu kez de yanlış tutumlar takındı. Ulus'u yeterince tanımlayamadı ve kimi zaman yanlış teşhisler koydu. Bunlar bilinen veya (tarihi vesaikin azıcık karıştırmasıyla) hemen görülebilecek şeyler. Kısacası olan oldu. Yanlış yapıldı, doğru yapıldı ve her ne olduysa yaşandı tarih oldu. Oysa, bugün capcanlı ve oldukça da acımasız bir mücadele pratiğinin tam ortasındayız. Yaşananları görmezden gelmek gibi bir sorunumuz da yok. Acilen yapılması gereken şeyler var. Bireyi vicdanıyla baş başa bırakmak ahlaksal bir prensip olarak doğru olabilir. Ama, hayatın bize dayattığı bunca pratik sorun karşısında nasıl bir tutum takınacağımızı tamamen sezgilerimize dayanarak açıklayamayız. Çünkü siyasal ve toplumsal olayların nedenlerini salt sezgilerimizle kavrayamayız. O halde olguları, oluş nedenlerini, etkilerini ve bizim için ne anlama geldiklerini irdeleyerek bilebiliriz.


Bütün bu izahattan çıkarmak istediğim sonuç şu: Bir önceki yüzyılda yazılmış ve bizim bugünün sorunlarına çözüm ararken, temel alıp gönderme yapabileceğimiz bir ?anarşist manifesto?muz olmadığına (olsa da bu yöntemi kabul etmeyeceğimize) göre; her siyasal toplumsal sorunun çözümünde önerebileceğimiz bir tek yol var: Anarşi!


Besbelli ki, Kürt sorununun çözümünde de anarşiden başka bir yol öneremeyiz. (Bıji anarşi bıji azadi) Ulusal devleti amaçlayan Kürt siyasi hareketi için her ne kadar bu bir anlam ifade etmese de, henüz vatandaşlık duygusundan ve bilincinden uzak, aşiret törelerinin yüzyıllarca belirlediği kantonal yaşamdan tamamen kopmamış milyonlarca Kürt, Zaza ve Asuri halkları için çok şey ifade edebilir. Anarşi bu insanların geleneksel yaşam tarzına, dayatılan vatandaş kimliğinden çok daha kolay girebilir. Ve anarşi bir hayat tarzı olduktan sonra, Ulusal Demokratik Cumhuriyetin otoriter merkezi yasaları Köy Cumhuriyetleri'nin mülksüz-federal kantonlarında boy veren özgürlüğü asla sınırlayamaz.


Kantonal yaşam


Gelecekten beklentimiz, toplumsal yaşama dair düşlerimiz, arzu ve özlemlerimiz, kısacası ütopyamız nedir? Kendi kendime sorduğum bu soruyu, teorik tezlere, tarihsel-determinist süreçlere, teferruatlı programlara, bilimsel-sosyolojik gerekçelere sığınmadan, tamamen özgürlük tercihimden yola çıkarak cevaplıyorum:


Ben bu ülkenin -ve bütün ülkelerin- parça parça bölünmesini istiyorum. Yalnızca ülkelerin mi? Kentlerin, kasabaların da mahalle mahalle, köy köy küçülmesini, küçülüp özgürleşmesini istiyorum!


Çünkü, merkezileşme hangi sistemde olursa olsun, kaçınılmaz olarak tahakküme yol açıyor. Böylesi bir toplumsal merkezileşmenin önüne, ancak federalizmi sonuna kadar işleterek, köy ve mahalle cumhuriyetlerini hedefleyecek bir toplumsal desantralizasyon ütopisiyle geçilebilir. İstediğim; etnik, dinsel ya da sınıfsal temellere dayalı bir toplumsal bölünmüşlük değil kuşkusuz. Hatta buna bölünmüşlük de denilemez. Çünkü, ben toplumsal yaşam birimleri arasına din, dil, ırk, cinsiyet ve sınıf ayırımlarına dayalı yeni yeni çitlerin çekilmesini değil, varolanların da yıkılıp kaldırılmasını istiyorum. Bunun da ancak ve ancak, büyük kent egemenliklerine ve merkeziliğe son veren, her türlü mülkiyeti, (din, dil, ırk, sınıf ve cinsiyete dayalı) her türlü kültürel ayırımcılığı yok eden toplumsal bir devrimle mümkün olabileceğine inanıyorum. Devletlerin, orduların, sınırların, efendi ve kölelerin, yöneten ve yönetilenlerin olmadığı, ekolojik federatif kantonal yaşamı hedeflemiş olan toplumsal bir devrimle...


Yukarıda, bu ülkenin -ve tüm ülkelerin- bölünmesini istediğimi belirttim. Beni özellikle anlamak istemeyen kimi okurlarla cim savcıları büyük bir olasılıkla bu arzu ve önermemi basit bir Türk-Kürt ayrışması biçiminde yorumlayacaklardır. Yazık!.. Halbuki, çok açık ve anlaşılır şekilde söylüyorum: Toplumun bölünüp parçalanması değil istediğim, ülkenin siyasi coğrafyasının değişmesidir. Mesela, iki-üç bin yıl önce bu topraklar üzerinde Trakya, İyonya, Frigya, Likya, Lidya, Medya, Armenia gibi küçük küçük ülkeler yok muydu? Sözgelimi, 12 ayrı site devletinin kendi aralarında oluşturdukları Likya Konfederasyonıı'nun bugün, kütüphane-müze ve dağ-taş dolusu kalıntıları, 'devlet? gibi politik yapıların toplum yaşamındaki gereksizliğini göstermiyor mu? Keza, Roma ve Bizans döneminden Osmanlı'nın yükselme dönemine kadar bağımsızlıkları yüzlerce yıl devam eden, Kürt Beylikleri ile Anadolu Beyliklerinde devlet, henüz toplumsal yaşam içinde dal budak salabilmiş siyasi bir kurum değil, Hanedanım otarşik iradesi olarak kamu yaşamının dışında soyut, gereksiz bir fazlalıktır. Bu ve buna benzer örnekler yakın geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de devletsiz yaşanılabileceğini çağrıştırır.


Bugünkü devlet merkezli siyasi coğrafyanın, tıpkı iki bin yıl öncesinin şehir cumhuriyetleri gibi, küçülmesini istiyorum. Ama, önemli bir farkla! Şehir cumhuriyetlerinde ve daha sonra beyliklerde, hangi biçim içinde olursa olsun devlet vardı. Oysa, benim ütopyamın temelini devletsizlik oluşturuyor. Şehir cumhuriyetleri derken, devletsiz (isterlerse belli bir konfederasyon da oluşturabilen) federal kanton bölgelerini kastediyorum. Yasaların, hukukun, özel mülkiyetin, sınıfların; her türlü etnik, kültürel ve cinsel ayırımcılığıyla kapitalizmin yok edildiği, alabildiğine sınırsız, devletsiz kantonlar! Bu önermenin, ABD. İsviçre, Hindistan ve pek çok kapitalist ülkede olduğu gibi, eyalet, kanton, ve federasyon tarzı devlet örgütlenmesiyle bir benzerliği kurulmamalıdır. Çünkü, sözünü ettiğim kantonal oluşumun, en küçük bir yerleşim birimi bile hiç bir merkezi yapıya bağlı olmadan, hiçbir otorite tarafından denetlenmeden, tamamen özgür iradi bir topluluk olma inisiyatifine sahiptir. En önemlisi de, devlet ya da onun yerine ikame edilebilecek hiyerarşik yapılara hiçbir biçimde yol verilmemesi, ekolojik-toplumsal ve özgür bir yaşam tercihinin sürekli kılınmasıdır.


Elbette bu bir ütopyadır. Ancak, bu ütopik arzunun bir inanca, bu inancın da toplumsal bir mücadele hedefine dönüşmesiyle, düş olmaktan çıkıp gerçekleşebilir bir ütopya olduğuna inanıyorum. Kaldı ki, bu aynı zamanda anarşist toplumsal bir idealdir. Bu ideali, varılacak tarihsel zorunlu bir süreç olarak değil, yaşanan an'a hemen şimdi indirgenmesi gereken bir özgürlük tercihi olarak düşünüyorum.


Şu son yüzyılın sosyal olayları gözlendiğinde, devleti ortadan kaldırma noktasına varmış pek çok devrim hareketiyle karşılaşırız. Bu devrimlerin devleti yok edememiş olmalarının en önemli nedeni; iktidar odağı olarak, özünde ondan vazgeçememeleridir. Yani sorun, devletsizlik talebini toplumsal devrim hareketinin biricik sorunu olarak gündemleştirmekle ilgilidir. Yoksa, sanıldığı gibi ?gerçekleşmesi imkansız bir ütopya’yla karşı karşıya değiliz.

Kürdistan somutunda ulusal sorunun çözüm mantığını tartışabilmek için, tekrar konunun başına dönelim.


Tüm siyasi Kürt örgütlerinin ortak bir talep olarak, bağımsız ulusal bir devlet amaçladıkları biliniyor. Bu örgütler, ulusal bağımsızlıkla birlikte, söz konusu devlet iktidarını devralarak bizzat kendileri devletleşeceklerinden, bu taleplerinin son derece açık ve anlaşılır bir nedeni vardır. Peki, ortak siyasi bir iradeyle kendilerini ifade edemeyen (ya da etmek istemeyen) köylü ve halk kitleleri tam da despot devletlerden kurtulmak isterlerken, kendilerini yeniden baskı altına alıp yönetecek bir devleti neden istesinler? Çünkü, özünde toplumun böyle bir talebi yoktur. Ama, politik örgütler iktidarı ?özgürlük? diye tanımlayarak Kürt toplumuna bu talebi benimsetmeye çalışmaktalar. Şüphesiz bunun yeterince elverişli koşulları da vardır. Bugün Kürdistan'da uygulanan bunca vahşete maruz kalmış herhangi bir insana ne istediğini sorarsak bize öncelikle, ‘adalet, özgürlük ve barış’ istediğini söyleyecektir. Mevcut siyasi örgütler, ulusal devleti ‘adalet, özgürlük ve barış’ olarak tanıtıp sıradan insana, pekala benimseyeceği bir hareket zemini sunmuşlardır. Artık birilerinin çıkıp her türlü iktidarın bir zulüm kaynağı olduğunu, zulmün özgürlükle nasıl bağdaşacağını, devletin olduğu yerde özgürlüğün olamayacağını haykırmaları gerekir. Çünkü, sorun herkesin anlayabileceği ölçüde açık ve yalın: Kürtler egemen mi olmak istiyorlar yoksa özgür mü? Egemen olmak istiyorlarsa doğru, bunun aracı, devlettir. Ancak, kimsenin kimse üzerinde egemenlik kurma hakkı olmadığına göre bu devlet egemenliği kimin üzerinde kurulacaktır? Yok eğer sorun özgürleşmekse, zaten özgürlüğün yolu devlet kurmaktan geçmez. Tekrar ediyorum: Devletin olduğu yerde özgürlük olamaz!


Continue reading this ebook at Smashwords.
Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-42 show above.)