“Kristal Dünyalar”
by
Halit Durucan
SMASHWORDS EDITION
* * * * *
PUBLISHED BY:
Halit Durucan on Smashwords
Kristal Dünyalar
Copyright, 2011 by H. Durucan
ISBN: 978-1-4657-1734-4
İstanbul, 2011
Smashwords Edition License Notes
This e-book is licensed for your personal enjoyment only. This e-book may not be re-sold or given away to other people. If you would like to share this book with another person, please purchase an additional copy for each person you share it with. If you're reading this book and did not purchase it, or it was not purchased for your use only, then you should return to Smashwords.com and purchase your own copy. Thank you for respecting the author's work.
* * * * *
Both of which are available on Smashwords.com
E-Posta (e-mail): atessbeyy@mynet.com
Web: http://www.smashwords.com/profile/view/halitdurucan
* * * * *
“Kristal Dünyalar”
Copyright By: Halit Durucan
2011
Önsöz (About the Book)
1960 yılında Kırıkkale’de doğdum. İlkokulu Kırıkkale’de, ortaokulu ve liseyi Ankara’da tamamladım. 1980 yılında vatani görevimi yapmak üzere askere gittim. Askerliğimi tamamlayıp döndükten sonra Yükseköğretim Kurumu’nda memur olarak çalışmaya başladım. 1984 yılında evlendim ve bu evliliğimden üç çocuğum dünyaya geldi.
2005 yılında Gazi Eğitim Fakültesi son sınıfta okuyan kızım Çiğdem’in arkadaşlarının hayat hikâyelerinden oluşan “İsimsiz Sevda” isimli çalışmasını kendi imkânlarımızla kitaplaştırdık. Kızımın bu çalışması başta bizler olmak üzere; hem üniversite hocalarını ve hem de arkadaş çevresini çok sevindirdi. Kızımın bu çalışması içimde var olan yazma hevesimin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu sebeple; ortaokul ve lise yıllarımda oluşturduğum arşivimi büyük bir hevesle aralayıp, kesintiye uğrayan çalışmalarıma yeniden başladım. O günden bu güne kadar; biri araştırma, diğeri gerçek yaşanmış insan öyküleri ve bir diğeri de kurgu roman olmak üzere üç eser yazdım.
Bilindiği üzere, ülkemizde kitap yazıp yayınlatmak oldukça zor ve bir o kadarda masraflı bir çalışmadır. Büyük kitap mağazalarının raflarını süsleyen onca güzel eserlere dikkatle bakıldığında genellikle tanınmış, popüler yazarların eserleri olduğunu görürüz. Yayınevleri, amaçları gereği kâr edebilecek kitapları yayınlıyorlar. Böyle olunca da; amatör yazarların eserlerinin bu tür yayınevleri tarafından yayınlanması mümkün olmuyor. Bu durumda ekonomik durumu iyi olan amatör yazarlar, bin bir emek vererek ortaya koydukları çalışmalarını kişisel yayınevleri aracılığı ile yayınlatma yolunu seçiyorlar. Bu yayıncılık anlayışı kısmen de olsa amatör yazarların amaçlarına ulaşmasına yardımcı olabiliyor.
Ülkemizde sayıları hiçte azımsanmayacak kadar yetenekli şairlerimiz ve yazarlarımız vardır. Ancak bu yeteneklerimiz; kâr kaygısı ve popülist yaklaşımlar yüzünden maalesef linç ediliyorlar. Bu çark böyle döndüğü sürece Türk Edebiyatı’nın büyük yaralar alacağı aşikârdır. Çünkü Türk Edebiyatı’nın bir profesyonel yönü bir de amatör yönü vardır; ancak yukarıda da değindiğim gibi kâr ve popülist anlayış sebebiyle edebiyatımızın amatör yönü maalesef ihmal ediliyor. Böyle olunca da edebiyat dünyamıza yeni ruhların eserler kazandırması maalesef imkânsız hale geliyor.
Okumayı, yazmayı, araştırmayı ve eleştirmeyi seven bir kişi olarak bende edebiyat dünyasında varlığımı hissettirmek amacındayım. Çünkü kalemime ve hayal gücüme güveniyorum. Amatör bir ruhla çıktığım bu meşakkatli yolda ilerleyebilmek için önüme çıkan tüm engelleri aşabilecek güce ve kabiliyete sahibim. Bu sebeple; kitapseverlerin, eserlerimi okurken; profesyonel bir yazarın eserlerini okurken aldıkları hazzı alacaklarına yürekten inanıyorum.
Bu zorlu ve riskli süreçte beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan başta kızım Çiğdem’e, manevi desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen kızım Tuğba’ya ve oğlum Osmangazi’ye de ayrıca teşekkür ediyorum. Çocuklarımın destekleriyle ortaya koyduğum ve şu anda okumakta olduğunuz; eserlerimden ikincisi olan“Kristal Dünyalar” isimli eserimi okurken kimi zaman üzülecek, kimi zaman şaşıracak ve kimi zamanda mucizelere tanık olacaksınız..
Halit DURUCAN
* * * * *
İçindekiler (Table of Contents)
Bölüm
YIL 1980, Adapazarı
Yaşanmış, gerçek bir hayat hikâyesi.
Kâbus
Yeni evliydiler. Cıvıl cıvıl, mutlu bir hayat sürüyorlardı. Mustafa, ailesinin geçimini sağlamak için özel bir şirkette muhasebecilik yapıyordu. Aldığı maaş pek tatminkâr değildi; fakat buna rağmen hayatından hiç şikâyetçi olmuyordu. Hep güler yüzlüydü. Bazı zamanlar parasızlıktan dolayı yeni doğan çocuğunun mamasını ve bebek bezlerini dahi alamıyordu.
Bir gecekonduda, açık yeşil gözlü, siyah saçlı, orta boylu bir kızla dünya evine girmişti. Şimdilik o gecekonduda hayatlarını sürdürüyorlardı. Evinin çatısı kırık-dökük olduğundan, yağan yağmur yataklarının üzerine damlıyordu. Yağmur damlalarından tavana astıkları naylon kaplarla korunuyorlardı.
***
Mustafa, yine böyle bir kış gününde, sırtında kabanı olmadığı halde, titreyerek bir inşaatın önüne geldi. Amacı; inşaat bekçisinin merhametine sığınıp, bir miktar odun istemekti. İnşaat bekçisinin yanına sokulup konuşmaya başladı:
—Selâmünaleyküm kardeş. Kolay gelsin.
—Aleykümselâm. Buyur, ne istemiştin?
—Şey, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, ama…
—Söyle kardeşim. Benden bir istediğin mi var?
—Evet, aslında sizden bir isteğim var, ama bir türlü dilim varmıyor söylemeye.
—Gel hele şöyle. İçeri girelim. Hava soğuk. Ocakta hazır çayım da var. Hem oturur, hem de derdini anlatırsın bana.
Mustafa, inşaat bekçisinin bu nazik davetine çok sevindi ve onunla birlikte bekçi kulübesine girdi.
Bekçinin bir televizyonu, bir masası, bir su kovası ve birde tahtadan yapılmış ranzası vardı. Sobası ise gürül gürül yanıyordu. Bekçi, soğuktan titreyen misafirine oturması için sandalyeyi işaret etti. Kendisi de tahtadan yapılmış küçük bir oturağa oturdu:
—Adın nedir hemşerim?
—Adım Mustafa. Ya sizin?
—Benim adım Binali. Üsküdarlıyım, dedikten sonra, sabanın üzerindeki çaydanlığı alıp, masasında bulunan iki sararmış bardağa çayları doldurdu. Her birine ikişer şeker atıp, Mustafa’ya uzattı:
—Üşümüyor musun Mustafa kardeş? Üzerinde kabanın da yok!
—Benim üşümem önemli değil de…
Mustafa lâfını yarım bırakmıştı. Söylemek istediği sözcükler boğazında düğümlenmişti sanki:
—Şey, Binali kardeş. Ben sizden bir miktar odun isteyecektim de.
—Odun mu?
—Evet, bir miktar odun…
—Sen işsiz misin Mustafa? Odunun kaçı kaç para ki?
—Odun fiyatının yüksek olmadığını biliyorum Binali kardeş, ancak alacak gücüm yok. Asgarî ücretle çalışan bir adam, birde kira ödüyorsa, nereden bulsun odun-kömür parasını. Odun fiyatları size göre uygun, ama bana göre çok pahalı.
Binali, bir müddet Mustafa’nın ıslak ve titrek haline baktı. Üzülmeye başlamıştı. Üzüntüsünü belirten bir ses tonuyla:
—Bak Mustafa kardeş. Bu inşaatlar bana emanet edildi. Ben bu inşaattan müteahhidin izni olmadan bir çöp bile vermeye yetkili değilim. Durumunu anladım. Allah yardımcın olsun.
Mustafa, mahcup olmanın dayanılmaz acısını yüreğinde hissetti birden. Bekçinin merhametine sığınmanın faydasız olduğunu gördü:
—Bak Binali kardeş. Ben bedava odun istemiyorum. Maaş günü aldığım odunların parasını vereceğim size.
—Kardeş, burası mahrukatçı değil ki. Kaç taksitle odun almayı düşünüyordun?
—Bir ton alırsam, dört taksit yapacağım.
Binali, bir süre sessiz kaldıktan sonra, hemen telefonla birini aramaya koyuldu. Aradığı kişi bir mahrukatçıydı. Mustafa’nın durumunu ona aktardıktan sonra, Mustafa’ya yöneldi:
—Senin işin tamam Mustafa. Şu kartta yazılı olan benim arkadaşımdır. Hemen onun yanına git. Sana odun verecek. Sende azar azar ödersin ona.
Mustafa’nın yüzünde mutluluk ifadeleri dolaşmaya başladı. Sevincine Binali de ortak oluyordu.
—Allah senden razı olsun Binali kardeş. Şu müşkül durumdan kurtardın beni. Ben fazla beklemeden, hava da kararmadan arkadaşının yanına gidip, odunlarımı alayım. Oğlum üşümesin…
—Güle güle git Mustafa. Yavrucağı da benim için öp. Ara sıra gel, beklerim. Yarenlik edersin bana.
Mustafa, elinde tuttuğu çayını büyük bir yudumla yudumlayıp, oradan ayrıldı.
Mahrukatçıya gelmişti. Mahrukatçıyla kısa bir konuşma yaptıktan sonra, bir kamyonet tutup, odunları evine getirdi. Sonrada eşiyle birlikte; ıslanmakta olan odunları odunluğa istif ettiler.
Odunların gelmesiyle mutlu olan eşi Hülya, Mustafa’ya sevgi dolu, derin bir bakış fırlattı.
—Mustafa, bu parasız günümüzde bu odunları nasıl aldın?
—Dert etme sen. Bir inşaat bekçisinin tanıdığı vasıtasıyla bu odunları aldım. Dört taksitle ödeyeceğim.
—Ama borçlarımız bir hayli yükseldi. Bende çalışıp sana destek olmak istiyorum, fakat çocuk var.
—Hey Hülya! Ben seni çalıştırmak için mi aldım? Sen oğlumu büyütecek, onu adam edeceksin. Aslî vazifeni ne çabuk unuttun.
—Öyle, ama senin de sıkıntı çekmene yüreğim el vermiyor ki.
—Boş ver şimdi bunları. Hava iyice soğudu. Sobayı yakalım ve oğlumuzun karnını doyuralım…
O gece, Mustafa ve eşi, oğullarını aralarına alıp, gürül gürül yanmakta olan müstamel sobanın sıcaklığında sabahı ettiler.
***
Maaş günüydü. Mustafa, odun parasını ödemek üzere mahrukatçıya gitti. Mahrukatçı, kıvırcık saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bu delikanlının iyi bir muhasebeci olduğunu öğrenmişti:
…Demek muhasebecilik yapıyorsun? Sorması ayıp, kaç lira maaş alıyorsun Mustafa?
—Asgarî ücretle çalışıyorum Osman ağabey. Mesai yaptığım zaman dört yüz elli lira geçiyor elime.
—Peki, ne kadar kira ödüyorsun?
—Yüz elli milyon.
—Yani, gece kondu da oturuyorsun?
—Evet, maalesef Osman ağabey.
—Çocuk?
—Yeni evliyim. Bir oğlum var.
—Allah bağışlasın. Bu kadar az maaş ile bana bu odunların parasını vermen imkânsızdı. Bir ay boyunca nasıl geçineceksin?
—Allah kerimdir Osman ağabey.
—Benim tanıdığım beş arkadaşım var. Onların şirketlerinin muhasebesini tutmak ister misin? Ek iş yaparak kazancını artırabilirsin.
—Fena olmaz. Şu sıralar ek işe de çok ihtiyacım var. Maalesef hayat çok acımasız Osman ağabey. İnsanı bir silindir gibi ezip geçiyor…
***
Aradan tam bir hafta geçmişti. Mustafa, Osman’ın arkadaşlarının şirketlerine gitmiş ve onların muhasebe defterlerini almıştı. Artık Mustafa’nın bir ek işi olmuştu.
Mustafa, işine yoğunlaştığı bir sırada patronu yanına çağırdı.
—Mart ayına giriyoruz Mustafa. İşlerimiz oldukça yoğunlaştı. Bu gidişle işleri yetiştiremeyeceğiz. Senin ve diğerlerinin mesai yapması bile işimizin zamanında bitmesine yetmeyecek. Ne düşünüyorsun bu konuda.
—Merak etmeyin efendim. Gerekirse evimde de mesai yapar, vergi mükelleflerinin işlerini bitiririm.
—Ah şu vergiler. Ah şu hantal vergi daireleri…
—Dert etmeyin efendim. Bu yoğun işlerin üstesinden geliriz.
—Evinde de çalışacaksın öyle mi?
—Evet efendim.
—Hafta sonları çalışmana yardımcı olması için Filiz Hanımı size yollayacağım. Sence sakıncası yoksa tabi.
—Sakıncası yok efendim.
—Peki öyleyse. Mesai için hazırlıklarımızı yapalım…
Mustafa, patronuyla bu şekilde konuştuktan sonra evine geldi. Her zamanki gibi kendisini kapı önünde eşi karşıladı.
—Hoş geldin Mustafacım. Çok yorgun görünüyorsun. Sen oğlumuzla ilgilen, ben hemen yemeğini hazır edeyim.
—Vallahi, öyle acıktım ki…
Hülya mutfağa geçmişti. Mustafa da oğlunu havaya kaldırarak onu güldürmeye çalışıyordu. Yemekler hazırlanmış, sofraya oturulmuştu.
—Biliyor musun Hülya? Yarından itibaren gece-gündüz çalışıp, hem kendi işlerimi, hem de şirketin işlerini bir ay içinde bitirmem gerekiyor. Çok yorucu bir döneme giriyoruz artık.
Hülya, kocasının yanağına yorgunluğunu unutturacak o sıcak buseyi kondurdu.
—Hayırlısı olsun. Hayatta tek kaygımız iş kaygısı olsun. Bu yoğun çalışmalarında bir gün durulur, dedikten sonra, kısa bir süre düşündü.
—Peki, tek başına nasıl halledeceksin onca işi? Sana yardımcı falan vermeyecekler mi?
—Şey, patron bana bir yardımcı verecek tabi; ama sadece hafta sonları için.
—Yani bizim eve mi gelecek yardımcın?
—Evet canım, bizim eve gelecek.
—Kim gelecek ki?
—Patron, Filiz hanımı bana yardım etmesi için görevlendirdi.
—Bir bayan?
—Evet, bir bayan canım. Ne oldu ki?
—Hiç! Olabilir tabi…
Hülya’nın neşesi kaçmıştı. Kocası kendi evinde, kendi gözleri önünde bir bayanla dirsek teması mesai yapacaktı. Bu hiçte hoş karşılanacak bir durum değildi. Hülya, bu duruma içten içe üzülüyordu, fakat elden bir şey gelmiyordu.
***
Hafta sonuydu. Sabahın erken saatlerinde Filiz Hanım, Mustafa’nın evine gelir. Filiz Hanım’ı Hülya karşıladı.
Filiz Hanım:
—Günaydın. Mustafa Bey evde mi?
Hülya, donuk bakışlarını bu şık, sarışın bayan üzerinde kısa bir süre gezdirdikten sonra:
—İçeri buyurun. Ben Mustafa’ya haber vereyim…
Filiz içeri alınmıştı. Birlikte sabah kahvaltılarını yaptılar. Sonra, mütevazı, yıkık-dökük, derme çatma bu evde, eski, büyük bir masayı salonun ortasına taşıdılar. Dosyalar bir bir masaya yerleştirildi. Mustafa ile Filiz, bir an bile başlarını dosyalardan kaldırmadan çalışırlarken; Hülya ise; bir yandan oğluyla ilgileniyor, bir yandan da bu sarışın bayanın hal ve hareketlerini büyük bir dikkatle süzüyordu.
Mustafa’nın, mesai bitimine kadar eşi ve oğluyla bir dakika bile ilgilenmemesi Hülya’yı çileden çıkarmıştı. Nihayet akşam olmuş, akşam yemeği yenmiş, Filiz’in de gitme vakti gelmişti. Mustafa, Filiz’i yolcu etmek üzere Filiz’le birlikte evden ayrılır. Mustafa, Filiz’i uğurladıktan sonra, gülümseyen bir yüzle evine döner.
—Vay vay vay. Ne gündü be…
Hülya’dan ses yoktu. Odasına çekilmiş, oğlunu koynuna almıştı.
—Hülya! Yatmak için erken değil mi canım?
Hülya’dan yine ses çıkmaz. Bu durum karşısında Mustafa, karısının yanına gelir.
—Hülya! Neyin var canım. Bir şey mi oldu?
—Yok bir şey. Beni rahat bırakır mısın?
—Neden böyle davranıyorsun Hülya? Ne olduğunu hâlâ söylemeyecek misin?
—Bu durum ne kadar sürecek Mustafa?
—Hangi durumdan bahsediyorsun Hülya?
—Hangi durum olduğunu sen pekâlâ biliyorsun. Neden soruyorsun ki?
—Bak canım. Bütün mesele Filiz mi? Bunu mu dert ediyorsun? Onunla bir ay boyunca burada, bizim evde birlikte çalışacağımızı sana söylememiş miydim? Ekmek parası için bir ay boyunca, gece-gündüz çalışmam gerekiyor.
Mustafa’nın bu çabaları nafile bir çabaydı. Eşi, Mustafa’yla hiç konuşmadı. Böyle bir akşamın sabahında Mustafa, eşinin donuk bakışları eşliğinde hazırladığı kahvaltısını yaptıktan sonra işine döndü.
Mustafa yoğun iş temposunu atlatmış, bir ay boyunca yaptığı mesainin karşılığını da fazlasıyla almıştı. Yaptığı ek işiyle de aile bütçesini oldukça rahatlatmıştı.
***
Bir gece vaktiydi:
Mustafa’nın telefonu çalıyordu. Mustafa, bir an telefonuna baktı, sonra odaya geçerek telefonla konuşmaya başladı. Arayan Filiz’den başkası değildi.
Telefon konuşmasını bitiren Mustafa, eşinin ve oğlunun yanına döndü. Fakat Hülya’nın yüzü gülmüyor, sevgi dolu gözleri kocasına bakmıyordu artık. Hatta kocasından hiçbir zaman esirgemediği o sıcak buseyi bile haram görüyordu.
Hülya, ağlayan oğlunu kucağına almış, emziriyordu. Emziriyor, bir yandan da ağlıyordu.
Mustafa, eşinin üzüntüsünün sebebini çok iyi biliyor, bu sebeple karısına karşı tek bir kelime dahi edemiyordu. Canı sıkılmıştı. Mutfağa geçerek çay demlemeyi tercih ediyordu.
Mustafa, on beş dakika sonra çayı demlemiş, karısına çay servisi yapıyordu.
—Buyur canım. Bak sana çay demledim. Hem de en âlâsından.
—Ben senin demlediğin çayı katiyen içmeyeceğim! Sen git, Filiz ile çayını zıkkımlan!
Bu sözler Mustafa’nın beyninde fırtınalar koparıyordu. Karısını ikna edememenin büyük sıkıntılara sebep olacağından korkuyordu.
—Bak Hülyacım. Benim Filiz ile senin anladığın manada hiçbir ilgim ve alâkam yok. Bunu aklına iyice yerleştir. Bu şekilde davranarak hem beni, hem de kendini perişan ediyorsun. Senin üzerine bir başka gülü koklayacağımı nasıl düşünebiliyorsun? Ben seni severek ve isteyerek aldım. Senden başkası bana haramdır haram!
—Siz erkekler hep böylesiniz. Aldatmak sizin işiniz…
—Neden anlamıyorsun Hülya? Onunla mesai arkadaşlığımız dışında hiçbir ilgim ve alâkam yok. Lütfen, bu kuruntuları bırak artık.
Mustafa’yla Hülya bu şekilde tartışırlarken, kapı zili çalmaya başladı. Mustafa kapıya yöneldi, açtı. Gelen Filizdi. Filiz’i bir anda karşısında gören Mustafa, derin bir şaşkınlık geçirdi. Az evvel telefonla konuşmuştu, ama geleceğini söylememişti. Bu geliş, neyin habercisiydi acaba?
—İyi akşamlar Mustafa.
—Hoş geldin Filiz. İçeri gelsene!
—Hayır, içeri girmeyeceğim. Vaktin varsa, iki dakika konuşabilir miyiz?
—Hayırdır Filiz. Kötü bir şey mi oldu yoksa?
—Anlatacağım. Gel benimle.
Mustafa, başını çevirip karısına ve oğluna tuhaf bir bakış fırlatıp evden ayrıldı. Birlikte bir kenara geçip konuşmaya başladılar.
—Evet, seni dinliyorum Filiz. Ne olup bittiğini anlatmayacak mısın?
—Şey, nasıl anlatacağımı bir türlü kestiremiyorum. Kusura bakma Mustafa.
—Biz yabancı mıyız Filiz? Lütfen söyle. Senin bir derdin var. Öyle olmasaydı bu saatte bana gelmezdin.
—Annemi yarın hastaneye yatırmam gerekiyor. Özel bir doktora götürmeliyim. Bunun için bana beş yüz milyon lira lâzım. Senden borç istemeye geldim.
Mustafa bir an tereddütte kaldı. Kendini toparladıktan sonra:
—İstediğin parayı verebilirim. Yalnız, bir sorun var galiba!
—Kendin sıkıntıya gireceksen, istememiş olayım.
—Hayır, çözülmeyecek bir sorun değil.
—Bu para bana çok acil lâzım. Anlatabiliyor muyum Mustafa? Patrondan istedim, ama mesai parasıyla birlikte bir hayli kazanç sahibi olduğumu söyleyip, istediğim parayı vermek istemedi. Biliyorsun, o çok cimri biridir. İstediğime de pişman oldum aslında. Keşke istemeseydim de onurum kırılmasaydı.
—Dert etme Filiz. Bir gün olur benimde sana işim düşer. Ben yarın ihtiyacın olan parayı temin edip vereceğim. Sıkma canını.
—Sorun var demiştin!
—Eşime bir çift bilezik almıştım. Yarın onu bozdurur parayı getiririm.
Filiz’in yüz hatları gerildi birden. Yüreğindeki üzüntü bir kat daha arttı.
—Böyle bir şeyi yapmanı istemiyorum. Ben bu parayı istememiş olayım. Lütfen…
—Filiz, bu sorun olmaz bizim evde. Sen kalbini ferah tut lütfen.
Filiz, umduğu yardımı bulmuştu bulmasına, ama sorunlu bir çözüm yoluydu bu yol.
—Neyse. Ben artık gideyim. Vakit epey geç oldu. Evden merak ederler beni. Senide rahatsız ettim bu saatte. Hoşça kal Mustafa.
—İyi geceler Filiz. Yarın iş yerinde görüşmek ümidiyle…
Mustafa üzüntülü bir halde evine döndü. Karısı donuk bir yüzle karşıladı kendisini.
—Birde bana yalan söylüyorsun Mustafa. Hani aranızda iş arkadaşlığı dışında hiçbir ilgi yoktu? Nerden icap etti şimdi bu. Gecenin bu saatinde, bu Sarı Şeytanın ne işi vardı benim evimde?
—Sakin ol canım. Sana neler olup bittiğini baştan sona anlatacağım, tamam mı?
—Bana bir şey anlatmana gerek yok. Her şey ortada. Şeytan da…
—Filiz iyi bir kızdır Hülya. Buraya gelmesinin sebebi; benden bir miktar borç istemekti. Yarın annesini hastaneye yatıracakmış. Patrondan borç istemiş, fakat patron vermemiş. Hep anlatırdım sana, bizim patron çok cimridir.
—Geç bunları Mustafa. Kız abayı yakmış sana. Ben bir kadınım ve asla hislerimde yanılmam. Bir kadının ne maksatlı olduğunu bakışlarından anlayabiliyorum. Çocuk değilim, cahil hiç değilim.
Mustafa’nın vücudunu ter basmıştı. Neyi nasıl anlatabileceğini bir türlü kestiremiyordu. Karısı, kendisini asla anlamayacaktı.
Hülya, ağlayarak oğlunun beşiğini sallıyordu. Eşinin enkaza dönen ruh halini gören Mustafa’nın da ruh hali bir enkaza dönmüştü. Zorda olsa eşinin yanına gelip oturdu. Eşinin gözyaşlarını elleriyle sildi.
—Senin ceylân gözlerinden akan yaşlar için dünyayı yakarım ben. Seni hiçbir şeyin üzmesine müsaade etmem. Sana anlattıklarım tamamen doğrudur. Biraz olsun beni anlamaya çalışsan…
—Neyi anlayacakmışım? O kadar aptal mıyım ben? Görmüyor musun? Sarı Şeytan evime kadar geliyor, seni alıp bir yerlere götürüyor. Bundan daha açık ne olabilir Mustafa?
—Benden borç istemeye geldiğini söylemiştim. Neden inanamamakta ısrar ediyorsun?
—Peki, bu Sarı Şeytanın hiç mi yakını yokmuş da sana gelmiş? Hem, nasıl vereceksin o kadar parayı? Borç mu bulmayı düşünüyorsun yoksa?
—Hayır canım. Borç falan bulmayacağım. Sana yaptırdığım bilezikleri bozdurup, onun sıkıntısını çözeceğim. Birkaç ay sonrada paramızı verir. O dürüst bir kızdır. Çok iyi tanırım onu.
—Bak sen! Demek onu çok iyi tanıyorsun!
—Onu iş yerinden tanıyorum Hülya. Neden her sözümün altında bir mana çıkarmaya çalışıyorsun? Doğrusu anlamıyorum seni.
—Burada, evimizde birlikte çalıştığın sürece, Sarı Şeytana nasıl baktığını gördüm. Ağzın kulaklarına varıyordu.
—Allah’ım sen bana sabır ver…
—Unutma Mustafa! Benim de bir sabrım var…
—Neyse. Sabah işe gitmem gerekiyor. Saat yarımı geçti. Ben yatacağım, diyerek yatak odasına geçti.
***
Sabah olmuş, Hülya eşinin kahvaltısını hazırlamıştı. Birlikte kahvaltı sofrasına oturmuşlardı. Oturmuşlardı, ancak bakışlar hep donuk ve kaçamaklıydı. Kahvaltı yine derin bir sessizlik içinde son buldu. Mustafa, işine gitmek üzereydi.
—Canım, şu bilezikleri verir misin?
—Al! Götür ver Sarı Şeytana. Yemedik, içmedik bir çift bilezik aldık, onu da Sarı Şeytanına yedir. Gününü gün et diyerek, bilezikleri Mustafa’nın önüne fırlattı.
Mustafa’nın titreyen elleri bileziklere uzandı. Bilezikleri alıp ceketinin cebine koydu.
—Göreceksin, bu evhamlarının asılsız ve yersiz olduğunu bir gün göreceksin. Şimdilik Allahaısmarladık…
Mustafa işinin başındaydı. Sabahın ilk saatlerinde telefonla Filiz’i arıyordu; ancak o gün Filiz işe gelmemişti. Bu sefer cep telefonuyla aramaya başladı. Mustafa, Filiz’e ulaşmıştı. Filiz hastanede, annesini hastaneye yatırmakla meşguldü. Filiz’e parayı bulup bulamadığını sordu. Filiz parayı bulamamıştı. Bu durum karşısında Mustafa, patronundan iki saat izin alıp hastaneye gitti.
Filiz’in yüzü solgundu. Birkaç dakika önce ağlamış olduğu gözlerindeki nemden belliydi.
—Geçmiş olsun Filiz. Anneniz nerede?
—Annemi az önce servise aldılar. Özel bir doktora tedavi ettireceğim. Doktor gelince de senet imzalayacağım.
—Ne senedi, anlamadım?
—Özel tedavi için. O kadar parayı şu anda veremeyeceğime göre…
—Senet yapmana gerek yok ki… Ben istediğin parayı getirdim. Buyur…
Filiz’in yüzünde sevinçle keder karışımı bir ifade belirdi.
—Ama ben…
—Uzatma Filiz. Al şu parayı da işini hallet, diyerek parayı Filiz’in avucuna sıkıştırdı.
—Benim senin yanında kalmam gerekiyorsa kalabilirim. Patrondan iki saatliğine izin almıştım.
Filiz, iri gözlerini bir an yere dikti. Sonra dalgın bakışlarını Mustafa’nın gözlerine çevirdi.
—Yardımların için çok teşekkür ederim Mustafa. Sen işine dön. Ben bugün izinliyim. Kendi işimi kendim halledebilirim artık.
Mustafa, kendisi gibi kimsesiz ve çaresiz olan Filiz’e yardım etmenin mutluluğuyla işine döndü. Hayat ne garipti. Bir kişinin sıkıntısını çözerken, diğer yandan çok sevdiği eşini üzmek zorunda kalıyordu.
Mustafa, yoğun bir iş trafiğinin ardından evine döndü. Kapı zilini çalmasına rağmen eşi kapıyı açmamıştı. Kapıyı kendisi açıp içeri girdi. Mustafa’nın müstamel, küçük televizyonu açık değildi. Oğlu uyuyordu. Hülya ise, kanepeye kıvrılmış, ölüm sessizliğine bürünmüş, titriyordu. Evi soğuktu; sobasını henüz yakmamıştı. Derhâl odunluğa gidip, odun getirdi ve sobasını ateşledi. Kısa bir süre sonra evi ısınmaya başladı. Sonra, uyumakta olan oğlunu yavaşça öpüp eşine yöneldi. Yavaşça dürtmeye başladı.
—Hülya! Neyin var? Hasta mısın yoksa?
—Görüyorsun ya! Ben gayet iyiyim. Üstelik çok da mutluyum. —Kalk hadi. Yemeğimizi yiyelim…
O gece Hülya eşiyle hiç konuşmadı. Ara sıra ağlayan oğluyla ilgilendi, o kadar. Mustafa ise, eşini ikna etme çabalarının daha da sıkıntı yaratacağını düşünüyor, onunla konuşamıyordu.
Hülya depresyona girmiş, bunun farkında değildi. Mustafa ise, bir müddet sonra her şeyin yoluna gireceğini ümit ediyor, eşine elinden geldiğince nazik davranmaya özen gösteriyordu.
O gece her ikisi de ölüm sessizliği içinde yataklarına yatıp derin bir uykuya daldılar…
***
Sıcak bir temmuz ayıydı. Mahalleli kadınlar bir araya toplanmış, hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Hülya, pencereden bu konuşmalara dikkat kesilip bakıyordu. Merakını gidermek için oğlunu kucağına alıp kadınların yanına geldi. Kadınlar, bağdaş kurmuş oturuyorlardı. Ortalarında da yaşlı, fakat oldukça bakımlı bir kadın oturuyordu. Yaşlı kadın, küçük bir bez parçasını önüne sermiş, üzerine bakla serpiyordu. Hülya, meraklı bakışlarla kadına bakıyor, durumdan vazife çıkarmaya çalışıyordu, fakat bu durumdan hiç bir şey anlayamıyordu. Yanındaki komşusuna sordu.
—Neler oluyor burada? Bu kadında kim?
Komşusu garip bir şekilde sırıtıyordu. Bakışları da çok tuhaftı. Hülya, komşusunun garip bakışı ve tuhaf sırıtması karşısında irkilmişti.
—Neden gülüyorsun? Sana kim bu kadın diye sordum!
Hülya’nın bu sorusuna komşu kadın yine tuhaf bir şekilde sırıtarak cevap verdi. Sonra gözleriyle ortada oturan yaşlı kadını işaret etti; Hülya’nın kulağına eğildi.
—Bu yaşlı kadının kim olduğunu biliyor musun?
—Hayır, nereden bileyim ki?
—Sizin Filiz’in annesi…
—Bizim Filiz’in mi?
—Evet, sizin Filiz’in. Buraya seni aramaya gelmiş.
—Beni mi aramaya gelmiş?
—Evet, seni buradan götürmeye gelmiş. Üstelik çok iyi fal bakıyor…
—Fal mı?
—Biraz sonra, seni götürmeden önce seninde falına bakacak. Sakın bir yere kaçma, olur mu?
Hülya’nın başı dönmeye başladı birden. Çok tuhaf bir gün yaşıyor, yüreği yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Üstelik aylarca tanıdığı bu komşuları, kendisinin oraya geldiğini görmemiş gibi, çok tuhaf davranıyorlardı. Hepsinin bakışlarında bir tuhaflık, bir başkalık vardı. Sanki aylarca o mahallede oturmamış gibi hissediyordu kendini. Hülya, derin bir dalgınlığın pençesindeydi. Onu bu dalgınlığın pençesinden, ortada oturan yaşlı kadının sesi kurtardı.
—Hülya! Gel yanıma. Otur şöyle karşıma da başına nelerin geleceğinden haber vereyim sana.
Bu ses öyle bir sesti ki, Hülya’nın kalp atışlarını beş misline çıkarmaya yetmişti. Göğüs kafesi büyük bir hızla kalkıp iniyor, nefesi daralıyordu. Bu ses kendisini çok ama çok korkutmuştu. Bir an kucağında tuttuğu oğlunu bile düşürme tehlikesi atlatmıştı. Nefesini ve oğlunu kontrol ettikten sonra, yaşlı kadının karşısına oturdu.
Hülya, kadının gözlerine bakamıyordu. Kadının bakışları öylesine etkileyiciydi ki, korkuyordu onun gözlerine bakmaktan.
Yaşlı kadın konuşmaya başladı:
—Ben Filiz’in annesiyim. Yani Sarı Şeytanın… Benim kızıma bir daha Sarı Şeytan demeyeceksin, bu bir… Damadım Mustafa’dan da uzak duracaksın bu iki. Bu mahalleyi terk edeceksin bu üç. Mustafa seninle evlenmeden önce kızımla sözlüydü, bu dört. Senin kucağında taşıdığın şu oğlun da birkaç ay sonra böbrek hastası olacak, kurtulabilmesi için babasının böbreğine ihtiyaç duyulacak, fakat Mustafa oğluna böbreğini vermeyecek. Sonra oğlun ölecek, bu beş. Sonrada sen kendini asacaksın, bu altı…
Yaşlı kadın bunları anlatırken; gözleri yuvalarında bir fırıldak gibi dönüyordu.
Hülya, oğlunu ve eşini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Her ne pahasına olursa olsun, bu şeytanlarla tek başına mücadele edip, hem oğlunu, hem de kocasını kurtarmalıydı. Derin bir iç geçirdikten sonra, falcı kadına bağırarak konuşmaya başladı.
—Sadece kızınız değil, siz sülâlece şeytansınız. Söylediklerinizin hiç birisine inanmıyorum. Kocam bizi terk etmeyecek… Oğlum da ölmeyecek!
Yaşlı, falcı kadın sarsıla sarsıla gülmeye başladı. Avucunda ovuşturduğu baklaları tekrar önündeki bezin üzerine serpti.
—Bu baklalar asla yalan söylemez…
—Yalancı şeytan seni! Allah belânı versin senin… Biraz sonra Mustafa gelecek! Göstereceğim günün sana.
Hülya ile falcı kadının bu bağrışmalarına komşu kadınlarda sarsıla sarsıla gülüyor, tuhaf bakışlarını Hülya’nın üzerinde gezdiriyorlardı.
Komşu kadınlardan birisi şöyle diyordu:
—Kendisi şeytan olmuş, haberi yok!
Bir diğer komşusu da:
—Kocası tarafından terk edildiğinin bile farkında değil. Zavallı Hülya…
Başka bir kadın da:
—Duydunuz mu? Oğlu da ölecekmiş…
Komşu kadınların bu konuşmaları kulağında çınlıyordu. Aklını kaybetme noktasına gelmişti Hülya. Bir anda etrafındaki suratlar büyük bir hızla dönmeye, birbirine karışmaya başladı. Aklı bir gidip geliyordu artık. Neler oluyordu böyle?
Yaşlı kadın, baklalarıyla bezini topluyordu. Yırtık, küçük çantasına baklaları büyük bir titizlikle yerleştirdikten sonra, yavaşça ayağa kalktı. Hülya’nın burnuna kadar sokuldu. Bakışlarını bir hançer gibi Hülya’nın gözlerine sapladı. Sonrada iğrenç bir kahkaha patlattı.
—Sabah ola hayrola. Kim bilir, belki de senin böbreğin oğlunu kurtarır…
Hülya, dehşet dolu bakışlarını falcı kadının gözleriyle buluşturdu:
—Melun kadın! Ne oğlumu, ne de Mustafa’yı kaybetmeyeceğim. Şimdi defol git. Yoksa seni burada boğar, öldürürüm. Elimde kalacaksın yoksa… Dedikten sonra, falcının suratına tükürdü. Yaşlı falcı kadın, çantasından çıkardığı mendiliyle yüzünü silip, iğrenç bir şekilde sırıttı.
—Oğlunu kaybedeceksin…
Zaman büyük bir hızla ilerliyordu. Eşi ise eve gelmiyordu artık. Tek başına, yapayalnız kalmıştı. Geçimini, eşinin ara sıra yolladığı parayla sürdürüyordu. Aşkları küllenmişti artık.
Hülya, bu dayanılmaz hayat şartlarına daha fazla tahammül edemiyordu. Eşini bir şeytana kaptırmıştı. Ona hiçbir şekilde ulaşamıyordu. Çaresizliğin girdabında boğuluyordu. Henüz güzelliğinden de hiçbir şey kaybetmemişti.
Bir gün, bir akraba düğününe gitmişti. Düğün salonda yapılıyordu. Gelinle damat, kendilerine ayrılan yerde oturuyorlardı. Müziğin sesi alabildiğince çok çıkıyor, kulakları çınlatıyordu. Misafirler, aralarında yaptıkları konuşmaları bile duymakta zorlanıyorlardı. Bir süre sonra, erkek evinin gençleri piste çıkarak dans etmeye başladılar. Gençlerden biri Hülya’nın dikkatini çekiyordu. Bir an onun yanına gitmek ve konuşmak geldi içinden, fakat bu kişi sandığı kişi olmayabilirdi. Emin olmak istiyordu. Kendisi, önlerde oturuyordu. Gözleriyle bu genci takip ediyordu. İçinden: “Aman Allah’ım! Bu Mustafa. Aylarca aradığım halde ulaşamadığım kocam bu” diye düşünüyordu.
Müzik ve dans devam ederken; genç adam Hülya’nın önünden geçiyordu. Göz ucuyla Hülya’yı süzüp birkaç sandalye öteye oturdu. Hülya, ikide bir başını çevirip bu gence bakıyor, hemen yanına gidesi geliyordu, ama bir türlü bunu başaramıyordu. Ya kocası gözden kaybolursa! Hülya, bu şekilde düş dünyasına dalmışken; bir el kucağındaki oğlunu çekiyordu. Hülya, oğlunu almak isteyen elin sahibine dikkatlice bakıyordu. Oğlunu alan el, az önce konuşmak istediği, kocasına benzettiği kişiydi. Genç adam gülümsüyordu.
—Benimle gel Hülya…
Hülya, ses çıkarmadan genci takip ediyordu. Düğün salonundan dışarı çıkmışlardı. Hülya hemen genç adama sarılmak istedi, fakat genç adam Hülya’nın bu teşebbüsünü engelliyordu.
—Sen Hülya değil misin?
Hülya, ismiyle hitap eden genç adama dikkatlice baktı. Kocasına çok benziyordu; fakat kocasının sağ yanağında ufak bir yanık yarası yoktu. Evet, bu genç adam kocası değildi.
—Kusura bakmayın. Ben sizi eşime benzettim de…
—Adım Aytekin. Ben sizi tanıyorum…
—Beni nereden tanıyorsunuz?
Genç adam gülümsedi:
—Tanıyorum işte. Nereden tanıdığımın hiç önemi yok. Üstelik eşiniz tarafından terk edildiğinizi de biliyorum. Ben sizinle evlenmek istiyorum. Ya siz?
Bu anî evlenme teklifiyle büyük bir şaşkınlık yaşayan Hülya, derin bir iç geçirdi. Bir müddet hiç bir şey söyleyemedi.
—Oğlumu alabilir miyim?
—Tabi, buyurun, dedi, genç adam. Sonra gözlerini Hülya’nın gözleriyle buluşturup, elini cebine attı. Cebinden çıkardığı kartviziti uzattı:
—Şayet cevabınız evet olacaksa, bu kartta yazılı telefon numaramdan bana ulaşabilirsiniz. Şimdilik hoşça kalın… Diyerek, hızla oradan uzaklaşıyordu.
Düğün sona ermiş, Hülya evine dönmüştü. Oğluyla yapayalnız kalmıştı bu tuhaf dünyada. Hayat öylesine acımasızdı ki, tek başına bu amansız hayat mücadelesinden galip çıkmasına imkân yoktu. Kesinlikle evlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Üstelik teklif aldığı genç, ilk aşkı olan Mustafa’ya çok benziyordu. Kocasına olan büyük aşkını bu genç üzerinden yaşayabilir, geçmişe bir sünger çekebilirdi. Birkaç gün düşündü Hülya. Sonra kararını verdi. Evlenmek istediğini bu gence telefon açarak bildirdi. Buluştular…
Genç adam zengindi. Dillere destan düğün yaptılar. Bu evlilikten Hülya’nın bir oğlu birde kızı dünyaya geldi.
Mustafa’dan olan oğlu bir gün hastalandı. Eşiyle birlikte oğlunu hastaneye kaldırdılar. Bir dizi tahlil ve tetkikler yapıldıktan sonra, oğlunun böbrek hastası olduğunu söylüyorlardı. Hülya perişandı, yıkılmıştı. Hülya’nın yüreği kahır yüklüydü. Hep ağlıyor, hiç gülmüyordu. Gülmek, neşelenmek Hülya’nın yüzüne yasaktı artık.
Oğlunu hastaneye yatırdıktan sonra, eşiyle birlikte hastane bahçesine çıkıyorlardı. Bahçede, elinde çantası olan bir adamın kendilerine doğru yaklaştığını görüyorlardı. Elinde çantası olan adam, şık giyimli bir beydi. Önlerine gelip durdu. Sonra, çantasını açıp Hülya’ya gösterdi.
—Oğlunuzun kan gurubu nedir? Ben böbrekçiyim. Böbrek satarım, diyordu.
Hülya’nın dehşetle açılan gözleri çantadaki böbreklere bakıyordu. Derin bir fırtına kopuyordu o masum, o temiz, o sevgi dolu yüreğinde.
Hülya, kocasının konuşmasıyla kendine geliyordu.
—Böbrekleri kaça satıyorsun? Oğlumuzun kan gurubu “Arh+”
Böbrekçi adam, elini çantasına uzatıyor ve “A” gurubu böbreği Hülya’ya uzatıyordu:
—Bu böbreği alın. Oğlunuzu kurtarın. Böbreğin fiyatına gelince; yirmi milyar lira…
Hülya’nın kocası, böbrekçiye çek yazıp yolluyordu. Böbreği alarak doktorlara veriyordu.
Hülya ve eşi, oğullarını hastaneye emanet edip evlerine dönüyorlardı. Yürek yakan acılarla, uyuyamadan sabahı ediyorlardı. Kocası işine gidiyor, kendi ise hastaneye koşturuyordu.
Hülya, hastaneden evine yeni gelmişti. Ağlıyordu. Birden kapısının zili çalmaya başlamıştı. Kapıyı açtığında, karşısında Sarı Şeytanın annesini görüyordu. Sarı Şeytanın annesi, başını yana yatırıp gülüyor, elindeki paketi de içeri uzatıyordu.
—Bu paketi al ve hemen hastaneye koş…
Hülya şok üstüne şok yaşıyor; kekeliyor ve gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüyordu.
—Melun kadın! Şeytan kadın! Yine mi sen?..
—Evet, yine ben! Sana iyilik getirdim, umut getirdim. Sana Mustafa’nın böbreğini getirdim. Aç bak…
Hülya, yeniden büyük bir sarsıntı yaşıyordu. Kutuyu titreyen elleriyle açıyordu. Kutuda kana bulanmış bir böbrek duruyordu.
—Bu, bu sahiden Mustafa’mın böbreği mi? Hani oğluma böbreğini vermeyecekti? Dedi, hıçkırarak.
Falcı kadın, kahkaha atarak gülüyordu. Şeytanî bakışlarını bir an bile Hülya’nın elem dolu gözlerinden ayırmıyordu. Alaycı tavırları, Hülya’yı şaşkına çeviriyordu.
—Mustafa insafa geldi. Mustafa imana geldi. Mustafa bize geldi…
—Def ol git! Şeytan seni! Allah hepinizin belâsını versin! Siz, siz Mustafa’mı öldürdünüz. Böbreğini söküp bana getirdiniz…
Kadın kahkahasına devam ediyordu:
—Mustafa mı? Onu mu istiyordun? Al sana Mustafa…
Mustafa gülümseyen bir suratla Hülya’nın karşısında beliriyordu.
—Oğlum için yaptım. Senin için yaptım. Bana inanmıyordun. Böbreğim acıyor Hülya, diye gözyaşı döküp, yarasını tutuyordu. Mustafa’nın sağ yanı yarılmıştı. Eliyle kapatıyordu.
—Beni oğluma götür Hülya. Böbreği yetiştirelim… Oğlumun acı çekmesine tahammül edemiyorum. Beni oğluma yetiştir Hülya, diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Hülya da feryat ediyordu…
—Oğlum, Oğlucan’ım. Mustafa’m… Seni pislik şeytan. Seni kahrolası şeytan. Bütün bunları sen açtın başımıza. Filiz, Allah senin belânı versin. Oğlum, Oğulcan’ım, Mustafa’m, diye haykırıyor, sicim gibi gözyaşı döküp, sarsılıyordu.
Kocası, Hülya’nın bu canhıraş bağırmasıyla doğruldu birden.
—Hey, neler oluyor Hülya?
Hülya, amansız bağırmasına devam ediyordu. Kocası Hülya’ya dikkatlice baktı. Hülya’nın gözlerindeki dehşetin derin izlerine şahit oluyordu. Eşinin büyük bir kâbus yaşadığını gören Mustafa, şiddetli bir tokatla Hülya’yı kendine getirdi. Sonra Hülya’yı bağrına bastı.
—Geçti canım, geçti. Kötü bir kâbus gördün, hepsi bu…
—Oğlum kurtulacak mı? Diğer çocuklarım neredeler. Aytekin nerede?
Bölüm
YIL 1977: Anarşi Yılları, ANKARA
Yaşanmış, gerçek bir öykü.
Materyalist Öğretmen
İki karşı gurup, polislere rağmen birbirlerine taş ve sopalarla saldırıyor; okul müdürü ve öğretmenler; pencerelerden bu öğrenci olaylarını derin bir kaygıyla seyrediyorlardı. Polisler, olağanüstü bir gayretle iki gurubun kavgasını bastırmış, birkaçı yaralı olmak üzere sekiz-on öğrenciyi yakalayarak polis karakoluna götürmüştü.
Anarşi; tüm ülkede acımasızca devam ediyor, eğitim sekteye uğruyor ve her gün bir kaç kişi ölüyordu. Öğrenci velileri, çocuklarının hayatlarından derin bir kaygı duyuyorlardı.
Ülkenin her yanı kurtarılmış bölge olarak ilân ediliyor, sağcılar solcuların, solcular da sağcıların bölgesine giremiyorlardı.
Birinci sigarası içiyor, şapkalı geziyorsan komünistsin. Saati sağ koluna takıyor, Maltepe Sigarası içiyorsan burjuva çocuğusun: yani faşistsin.
Aynı evde yaşayan kardeşler, sağcı ve solcu olmak üzere ikiye bölünmüşlerdi. Ramazan aylarında sahura kalkan evler, solcular tarafından kurşun yağmuruna tutuluyordu. Ülke, büyük bir kaosun eşiğine doğru sürükleniyordu.
***
Fatih, ekonomik yönden çok zayıf bir öğrenciydi. Bin bir zorlukla ortaokulu bitirmiş, liseye kaydını yaptırmıştı. Yabancı dili İngilizceydi. Sınıfı ise otuz kişilikti. Öğretmenlerde bu bölünmüşlükten nasiplerini almışlar; bir kısmı sağcı, bir kısmı da solcu olmuşlardı.
O dönem, İngilizce dersi hariç diğer dersleri iyi sayılırdı. Ders İngilizceydi. Öğrenciler İngilizce kitaplarını açmış, öğretmenlerinin derse başlamasını bekliyorlardı.
Tahsin, yanındaki sıra arkadaşı Fatih’e dedi ki:
—Şu İngilizce dersinden nefret ediyorum. Bu ders yüzünden neredeyse sınıfta kalacaktım. Lânet olsun bu derse…
Fısıldayarak yapılan bu konuşmalar, İngilizce öğretmeninin ikazıyla son buldu.
İngilizce öğretmeni bir bayandı. Uzun boylu, beyaz tenli koyu kahverengi gözlüydü. Tam bir İstanbul hanımefendisiydi. Branşında çok tecrübeli olduğu belliydi.
Öğretmen, bakışlarını kısa bir süre öğrencileri üzerinde gezdirdikten sonra, hakkında bilgi vermeye başladı:
—Benim adım Sülün. Okulunuza yeni tayin oldum. Sizinle anlaşabileceğimi ümit ediyorum. Bakın çocuklar! Aslında İngilizce çok zor bir ders değil. Bu derste başarılı olmak istiyorsanız; beni çok dikkatle dinlemeli, derslerinize çok iyi hazırlanmalısınız. Ünitelerdeki mevcut kelimeleri ezberlediğiniz takdirde size garanti veririm ki; İngilizceyi bir ay içerisinde kavramaya başlarsınız…
Öğretmen, bilgi ve tecrübesiyle öğrencilerine İngilizce dersini sevdirmeye çalışıyordu. Çok iyi bir öğretmendi. İyi olmayan, öğrencilerin işlemeyen kafalarıydı.
Fatih’in önündeki arkadaşı, öğretmenini dinlememiş, defterine o dönemin iktidar partisi liderinin resmini çizmekle meşgul olmuştu.
***
Teneffüs zili çalmıştı. Sınıfa nasıl girdikleri anlaşılamayan üç kişi, kara tahtanın önünde beliriverdi. İçlerinden en uzun boylu olanı, sınıfta bulunan sekiz-on öğrenciye seslendi:
—Okul çıkışı teşkilâta gidiyoruz. Kaytarmaya çalışanlar yandı…
Ders bitmiş, eve dönme vakti gelmişti. Öğrenciler okulun önünde kümeleşmiş, slogan atıyorlardı. Diğer gurupta slogan atarak karşı guruba cevap veriyordu. Kin ve nefret kokan bakışlarını birbirleriyle bir süre daha paylaşan guruplar, kendi teşkilâtlarının yolunu tuttular.
Fatih evine gidecekti; fakat mahalle arkadaşı yanına gelip koluna girdi:
—Haydi, teşkilâta gidiyoruz…
Şaşırmıştı. Anarşiyle hiç ilgisi yoktu. Onun amacı; okulunu bitirmek, yoksul ailesinin istediği gibi düzgün bir insan olarak toplumda yerini almaktı. Fatih, bu beklenmedik teklif karşısında kısa bir süre düşündü:
—Ben gelmeyeceğim Bünyamin. Eve gitmeliyim…
Bünyamin ısrarlıydı. Koyu yeşil gözlerini Fatih’in gözlerine dikti:
—Teşkilâta gitmekten bir zarar gelmez. Yarım saat teşkilâtta seminer dinleyeceğiz. Sonra da çıkıp evlerimize gideceğiz.
Bünyamin, Fatih’in sevdiği ve kıramayacağı bir arkadaşıydı:
—Peki, ama sadece yarım saat. Anlaştık mı Bünyamin.
—Dert etme Fatih. Tamam…
Fatih, kerhen de olsa Bünyamin ile birlikte teşkilâta gitti. Teşkilât genişti. Sandalyeler dizilmiş, teşkilât mensupları sandalyelerde yerlerini almışlardı. Hepsi de reislerinin gelmesini bekliyorlardı. O gün seminer verilecek ve orada bulunanlar bu semineri dinleyeceklerdi.
Çok geçmeden parkalı bir öğrenci, teşkilâtta kendine ayrılan makamına geldi. Bu öğrenci sınıfa girip, okul çıkışı teşkilâta gelmeyi emreden öğrenciydi. Gözü kara, kavgacı bir tip olduğu anlaşılıyordu.
Okul reisi, masasındaki notları büyük bir özenle önüne serdi. Teşkilât mensupları üzerinde bakışlarıyla hâkimiyetini kurduktan sonra, bir saat boyunca Amerikan, Rus, Sovyet ve İngiliz emperyalizminin tehlikelerinden bahsetti.
Bir saat boyunca bilgiyle donanan teşkilât mensuplarının yüzlerinde sevinç ifadeleri, gözlerinde ise emperyalistlerin oyunlarına gelmeyeceklerine dair ışıltılar beliriyordu. Hepside kararlıydı. Türkiye, ne Amerika’nın, ne Çin’in, ne de Rusya’nın sömürgesi olmayacaktı.
Bünyamin ile Fatih, teşkilâttan ayrılıp evlerinin yolunu tuttular. Bünyamin, yolda Fatih’e bir kitap verdi:
—Bak Fatih. İster sağcı, ister solcu ol. Ama bilinçli ol. Araştırmadan, körü körüne hiçbir fikre hizmet etme. Al bu kitabı oku. Sonra da karşı gurubun kitaplarını alır okursun. Safını böyle belirle, diye öneride bulundu.
***
Fatih evine gelmişti. O gününü ders çalışarak değerlendirmişti; ancak akşamları bir araya gelen mahalle arkadaşlarının birbirlerine karşı kıyasıya fikir savaşı verdiklerini görüyor, kendisinin de onlar gibi çok bilgili olması gerektiğini düşünüyordu. Bu sebeple; eline geçen harçlıklarıyla kitaplar alıyor, okuyor ve öğreniyordu.
Çeşitli kitaplar okuyarak hangi ideolojiyi savunacağına karar verdi. O artık bir milliyetçiydi. Milletini, devletini her şeyin üstünde gören bir anlayışın mensubuydu. Ne Amerika’nın, ne Çin’in ne de Rusya’nın Türkiye’yi sömürmesini istemiyordu. Türkiye ve Türk insanı asla sömürge olamazdı. O’nun istediği tek şey; Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet devletinin ilelebet devam etmesiydi. Türk’e yakışan yönetim şeklide bu olmalıydı.
***
Sabah okula gitmek üzere yola koyuldu. Bünyamin; yanında esmer, tıknaz, kısa siyah saçlı bir kız öğrenciyle birlikte bekliyordu. Fatih, çok sevdiği dava arkadaşının kendisini okula birlikte gitmek üzere beklediğini görünce tebessüm ederek yaklaştı. Bünyamin, Fatih’in elini sıktıktan sonra, Fatih’in merakını giderecek cümleleri sarf etti:
—Bu arkadaşımız mahallemize yeni taşındı. Ben olmadığım zamanlar bu kardeşimiz seninle birlikte okula gidecek.
Fatih, mahalleye yeni taşınan bu kız öğrenciye dikkatle baktı. Bu kızın kesinlikle sağcı olamayacağına kanaat getirdi. Fatih, beynini bulandıran bu durumu zihninde kısa bir süre muhakeme yaptıktan sonra kıza yöneldi:
—Hoş geldin bacım. Benim adım Fatih.
—Hoş buldum. Benim adım da Ayşe. Bu günden itibaren sizin okulda okuyacağım. Solcuların baskısı yüzünden evimizi bu mahalleye taşımak zorunda kaldık.
—Anarşinin girmediği ne cadde, ne de sokak kalmadı. Korkarak okula gidip geliyoruz.
Konuşmaları tebessüm ederek dinleyen Bünyamin söze iştirak etti:
—Merak etmeyin arkadaşlar. Kısa bir zaman içinde diğer mahalleler de kurtarılacak. Artık istediğimiz mahalleye çekinmeden gidip gelebileceğiz.
Birlikte konuşarak okula varmışlardı. Kız öğrenci sınıfına girmişti. Fatih, beynini kemiren endişeyi Bünyamin’e aktardı:
—Bünyamin! Bu kızın bizim görüşten olduğundan emin misin? Sanki bu kız…
—Anladım ne demek istediğini. Görünüşü aldatmasın seni. Sağlamdır o.
Konuşmalarını tamamlayan iki arkadaş, ders zilinin çoktan çalmasına rağmen sınıflarına gittiler.
Ders saatinde müdür ve iki öğretmen büyük bir hışımla sınıfa girdiler. Müdür, ders veren öğretmenin yanına kadar geldi. Bakışlarıyla sınıfı tepeden tırnağa süzdü:
—Tüm öğrenciler ayağa kalksın! Arama var!
Öğrenciler şaşkınlık içinde ayağa kalktılar. Fatih, birkaç gün önce arkadaşından aldığı siyasî gazete kupürlerini, sigarasını ve üzerinden hiç ayırmadığı çakısını bir fırsatını bulup, sıranın altındaki demirlerin arasına sıkıştırdı. Aranma sırası ona da gelmişti. Terliyordu. Öğretmen, üzerinde hiç bir şey bulamayınca; eğilip sıranın altına baktı. Sırayı sarstı. Bıçak, gazete kupürleri ve sigara paketi yere düştü. Yere düşenleri gören öğretmen, Fatih’e tehditkâr bir bakış fırlatıp, diğer öğretmene döndü:
—İşte bir tane daha. Üzerinde sigara, yazı ve silâh bulunanların isimlerini yaz hocam. Bunların velileriyle tek tek görüşmemiz gerekiyor, diye seslendi
Ertesi gün, vukuatlı öğrencilerin velileri okula akın ettiler. Fatih’in de annesi gelmişti. Öğretmen, Fatih hakkında hiçte olumlu sözler söylememişti. Annesi üzgündü.
***
Akşam vakti:
…Oğlum, biz senin okumanı istememiş miydik? Senin ne işin var anarşistlerle. Öğretmenleriniz hakkınızda hiçte iyi düşünmüyorlar. Bu gidişle sınıfta kalacaksınız. Görüyorsun, seni bin bir zorlukla okutmaya çalışıyoruz. Gözünün önüne bak yavrum. Her gün insanlar sokak ortasında vurulup öldürülüyor…
Annesinin konuşması, kartal bakışlı babasının gür sesiyle kesildi:
—Senin okuyacağın yok. Seni bir mesleğe vereyim de gör gününü. Bu ne yahu! Seninle mi uğraşacağız şu saatten sonra…
Fatih, hem annesinden, hem de babasından azar işitiyordu. Bu azarlanma karşısında kendini çok güçsüz ve çaresiz görüyordu. Hiçbir şekilde kendi fikir ve düşüncelerini aktaramıyordu.
—Tamam baba! Artık onlarla birlikte olmayacağım. Okulumu bitireceğim. Size söz veriyorum, diyerek başı önde odasına çekildi. Gece yarısına kadar başını kitabından ayırmadan İngilizce dersine çalıştı. Gözleri ağırlaşmaya başladığında, yatağına uzandı ve derin bir uykuya daldı.
***
Sabah olmuştu. Sabah kahvaltısını yapmadan okuluna geldi. İlk ders Türkçeydi. Türkçe öğretmeni ders anlatıyordu; fakat arada bir elini cebine sokup, küçük kâğıt parçaları çıkarıyor, okuyor, sonra da diğer cebine koyuyordu. Bu Fatih’in dikkatini çekti:
—Hocam, bir şey sorabilir miyim?
—Sor, dokuz yüz elli beş…
—Cebinizden çıkardığınız o kâğıt parçaları nedir hocam?
Yaşlı, sempatik Veysel Hoca güldü:
—Bildiğiniz üzere ben Türkçe öğretmeniyim. Buna rağmen İngilizce öğreniyorum.
—Bu şekilde nasıl öğreniyorsunuz hocam? Bize bu konuda bir ipucu verir misiniz? Malûm, sınıf dökülüyor…
—Bak dokuz yüz elli beş. Bu kartların hem önü, hem de arkası var, öyle değil mi? Ön yüzünde kelimenin İngilizcesi, arkasında ise Türkçesi yazıyor. Sürekli bunları aktararak ezberliyorum. Sizde böyle yapın. Önemle tavsiye ediyorum…
Türkçeci Veysel Hoca’nın tavsiyeleri Fatih’in hoşuna gitti. Kırık not almaktan yılgınlık gelmişti. Denemek, hem de hemen denemek için karar aldı. Günlük on beş kelime ezberlemeyi ödev haline getirdi. Bir ay içinde kelime hazinesini genişletti.