Ateş Hırsızı Dergisi Seçkisi
Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi - 3
Editör: Can Başkent
Ekim 2011 - Birinci Baskı
ISBN No: 978-0-9868586-9-7 (pdf), 978-0-9877973-0-8 (ePub),
978-0-9877973-1-5 (mobi)
Dizgi: Propaganda Yayınları
Kapak: İç Mihrak Propaganda Tasarım Kolektifi
Düzelti: karakızıl kolektifi
Propaganda Yayınları
HYPERLINK "http://www.propagandayayinlari.net" www.propagandayayinlari.net
HYPERLINK "mailto:iletisim@propagandayayinlari.net" iletisim@propagandayayinlari.net
Can Başkent
HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net
HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net
COPYLEFT Bu eserin telif hakkı yoktur ve hiç bir hakkı saklı değildir. Çoğalt, dağıt ve paylaş!
HUKUKİ SORUMLULUK REDDİ Editör ya da yayıncı, bu kitapta yer alan metinlere katılıp katılmadığını saklı tutar. Bu metinlerin hukuki ya da yasal sorumluluğu editör ya da yayıncıyı bağlamaz. Propaganda Yayınları ve editör, bu metinlerin içeriği nedeniyle sorumlu tutulamaz. SHAPE \* MERGEFORMAT
Copyright 2011 - Propaganda Yayinlari
Smashwords Edition
Creative Commons
Sunuş
Ateş Hırsızı, anarşizmin Türkiye’deki yolculuğunda iki açıdan büyük önem taşır. İlk sayısının 1992 yılının aralık ayında, 10. ve son sayısının ise Nisan 1999’da yayınlanmasıyla, Ateş Hırsızı, kendisinden sonraki anarşist dergi geleneğinde, acısıyla tatlıyısla, belirleyici olmuştur. Dikkat edilirse ve daha önce yayınladığımız Kara ve Efendisiz dergileri seçkileriyle karşılaştırılırsa fark edilir; Kara ve Efendisiz ihmal edilebilecek aksamalara rağmen şaşırtıcı derecede düzenli ve aksaksız çıkmışken, Ateş Hırsızı, hem bu iki dergiden daha fazla sayı yayınlamış, hem de yayınlanma süreci yedi (1992 - 1999) yılı bulmuştur. Ateş Hırsızı, bu manada, aperiyodik ve yıllara yayılan anarşist dergicilik geleneğini başlatmıştır. Aynı zamanda, geniş dağıtım ağıyla (ve kitapçılarda uzun süre kalabilmesiyle belki de) Türkiye politik sahnesinde, kendisinden önceki iki dergiye göre, oldukça bilinir bir dergi olmuştur: Kara ve Efendisiz, birer sene yaşamışken, Ateş Hırsızı yedi yıl yaşamıştır. Kuşkusuz, bunda Türkiye’nin değişen politik yapısıyla, radikal sol ve anarşist düşüncenin (mütevazi bir ölçeğe göre) nispeten daha da tanınır olmasının rolü ihmal edilemez.
İkincisi, Ateş Hırsızı, çok dilli bir dergidir. İlk sayısından itibaren, sadece birkaç sayfa olsa da, Kürtçe yazılara ve bildirilere yer vermiştir. Hatta, sadece Kürtçe değil, diğer batı dillerinde yazı özetleri ve bildirilere de rastlanır dergide. Ayrıca, Ateş Hırsızı, okur mektuplarına geniş bir şekilde yer ayırmasıyla, okuru derginin organik bir öğesi haline getirmeyi becerebilmiştir. Hemen belirtelim, Türkçe dışındaki yazılara ve dergide yayınlanan mektuplara bu seçkide yer vermedik. Hatırlanmalıdır, Propaganda Yayınları seçkilerini hazırlarken, ilk ilkemiz, günümüzde de geçerliliği olan, bu topraklardaki anarşizmin tarihinin anlaşılmasına hizmet edeceğini düşündüğümüz yazıları seçmek.
Ateş Hırsızı, daha da genişleyen yazar kadrosuyla da, anarşizm fikriyatını daha geniş çerçeveden yansıtmayı önemli ölçüde başarır. Bunu yaparken, günümüzde hala ilham verici olan yazılar ve kapak konularıyla, sarsıcı bir kuramsal ve pratik etki peşinde de koşar. Özellikle (günümüzde ve gelecekte bu tartışmaların daha da büyüyeceğini üzülerek varsayarsak) Ateş Hırsızı’nda seçimler üzerine yazılan makalelerin önemi inkar edilemez. Benzer şekilde, Ateş Hırsızı, Kürt meselesi üzerine yayınladığı etkileyici yazılarla da anarşizmin güncele ve gündeme müdahalesini somutlaştırabilmiştir. Her ne kadar düzensiz ve aperiyodik yayınlanan anarşist dergi geleneğinde, gündeme müdahale pratik olarak pek mümkün olamasa da, Ateş Hırsızı, bunu elinden geldiğince becerebilmiş görünmektedir.
Ateş Hırsızı’nı okurken, aklıma Meinhof’un ünlü sözü gelir sıklıkla: ‘Üzgün olmaktansa, öfkeli olmayı tercih ederim!’ Ateş Hırsızı, bu anlamda, kendisinden önceki iki dergiden daha keskin bir şekilde ayrılabilmekte. Önceleri (bilhassa Kara’da) melankolik ve bıkkın duygulanımları yansıtan yazılara aşina okura, Ateş Hırsızı’nın değindiğimiz melankoliyi politik bir öfkeye dönüştürmüş ve bunu cesurca sayfalarına taşımış yazıları şaşırtıcı ve dikkate değer gelecektir.
Ateş Hırsızı Dergisi Seçkisi, yayınladığımız serinin üçüncü kitabı. Bu kitabın dizgisinde kara-kızıl kolektifinin dizgi ve redaksiyonundan yararlandık. Dolayısıyla, ilk ve en büyük teşekkürü karakızıl kolektifi hak ediyor - anarşizmin Türkiye’deki tarihinin yitip gitmesine direnirken harcadıkları emek ve göznuru için. Propaganda Yayınları olarak, Türkiye’de Anarşist Düşünce Tarihi serisinde, bu toprakların ilk anarşist dergilerinden seçkiler yayınlamaya devam ediyoruz. Yayın programımızda Amargi ve A-Politika dergileri seçkileri de bulunmaktadır.
Can Başkent
HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net
HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net
Ekim 2011
Sayı 1
Aralık 1992
Deliler Kahkahası
İsimsiz
Uzun bir bekleyişten sonra, biz de alışılagelmiş ve artık iyice sıradanlaşmış şekliyle, fikrimizi bir dergiyle mamul hale getirip politika ve kültür piyasasına sürü verdik.
İstanbul'un Cağaloğlu semti, kültür pazarına ‘mamul düşünce üretme merkezi’dir. Bu merkezin dışında Türkiye'de konuşabilmek için çok fazla seçeneğiniz yoktur. Ya oyunu bütün kuralları ve arenasıyla birlikte reddedip kendi yöntem ve istemlerinizle kendinizi var edeceksiniz ya da onların gösterdiği bu kontrollü alanda şansınızı deneyeceksiniz. İşte bu kontrollü alan dışında hiçbir şans ve imkanımız olmadığından Cağaloğlu gibi sevimsiz bir yerde dünyaya geldik.
Ama biliyoruz; düşünce, kitap ve dergi sayfalarında kaldığı sürece cansız, ruhsuz ve ölüdür. O, hayatın canlı akışı içinde ete-kemiğe büründüğü ölçüde ancak yaşayan düşünce olarak amacına ulaşabilir. Ve yine biliyoruz ki; düş gücümüz mürekkep olup kağıda aktığında, yukarıda belirttiğimiz gibi mamul hale gelip nesneleşir. Nesne ise her zaman olduğu gibi öznesine yabancıdır.
Demek istiyoruz ki, çıkarmakta olduğumuz bu dergi okuyucuyla aramıza bir iletişim aracı olarak girmesine rağmen ne tam olarak bizi anlatacak ne de okuyucuyu bize tanıtacak.
İnsanların yüz yüze ilişkileri arasına giren binlerce ‘iletişim aracı'ndan biri olacak. İletişim adına iletişimsizlikten başka bir şeye yol açmayan bu araçların olmadığı, insanların doğrudan yüz yüze ilişkide oldukları bir yaşamın peşindeyiz.
Sistemin bugün ulaştığı düzey, yüz yüze ilişkiye girebileceğimiz bir alan hemen hemen bırakmamıştır. Bütün bunların farkında olarak, okuyucumuzla doğrudan ilişkiler içinde olabileceğimiz, medya ve teknolojinin sınırlandırmadığı geniş (denetimsiz, eşit ve özgür) yaşam alanları oluşturmak amacındayız. Bir dergi elbette her şey değildir. Ama, öncelikle bir esin kaynağı oluşturmada fonksiyon taşıyabilir ve taşımalıdır.
ATEŞ HIRSIZI felsefi, teorik ve politik bir esin kaynağı olacak. Bu bağlamda; teoriyi sistematikleştirip şematize eden yaklaşıma karşıdır. Filozofların öngörülerinden, yola çıkarak gelecek toplumu düzenlemek gibi soyut bir teori değil, bugünü yaşayan, bugünün pratiğinden hareket eden ve düşlerini bugüne dönük kuran pratik bir teoriden söz ediyoruz.
Toplumu statü ve kategorilere bölerek yaşamı yapay alanlarla parçalayan bugünkü sistem, kitlelerin dışında ve onların iradesi üstünde başlı başına bir politika alanı yaratmıştır. Anarşizm dışındaki bütün siyasal düşünceler, politikayı, iktidarı ele geçirmenin bir yolu, bir sanatı olarak benimser. Politik partiler kitlelerin iradesi üstünde oluşan bu yapay alanlara çekilip tahakküm aygıtını ele geçirdiklerinde, artık uzman yöneticiler olarak kitlelere hükmederler.
Yaşamı birbirinden ayrı alanlara bölüp parçalayan, toplumsal ilişkiler arasına set çeken ve bu sayısız alanlarda insanı-insana karşı uzmanlaştırıp sınırsız bir rekabetle tüm insani yaratıcılıkları politik kanallarda boğan yaşam tarzına ve bu anlamda politikaya karşıyız. Yönetmenin, hükmetmenin bir yolu, bir aracı olarak politikayı reddetmekle kuşkusuz biz de politik bir muhtevaya sahibiz. Çünkü insan doğası gereğince politiktir. Ama, parlamento ve çok çeşitli politik partilerle yaşamın küçük ve kapalı alanında oluşturulan politikayı bir meslek, bir uzmanlık olarak sürdürmek demek, yönetmek ve hükmetmek demektir. Otorite demektir!
Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, devlet aygıtını ele geçirmek, iktidar kurumu olarak yönetmek ve hükmetmek düşüncesine karşıyız. Politik-düşünsel hedefimiz geleceği düzenlemek değil, bugünü yıkmaktır. Bugün var olanı beğenmiyoruz, istemiyoruz. Gelecekte nasıl yaşanılacağı, ancak bugün yıkılırsa yeterince görülebilir. Onun için hedef bugün'dür, hedef şimdidir!
Toplumsal devrim; iktidar aygıtının temel varlığına yönelmedikçe, onun varlığını başka başka biçimler içinde sürdürdükçe peynir-ekmek kavgası olmaktan öteye geçemez. Peynir - ekmek kavgası da program hedefleri içine alındığı sürece pis bir reformculuktan öteye geçemez!
Biz romantik devrimciler, küçük küçük arenalara hapsedilmiş it dalaşını değil, dünyayı istiyoruz! Deliler kahkahasıdır devrim. Devrim istiyoruz! Peynir-ekmek değil, enkaz-ı kainat'ı istiyoruz!
Ey Hitapsız!
İsimsiz
Ne diye hitap edeceğimi bilmediğim ey sen!.. Önce beni iyice bir dinle, eğer kendini dinliyormuş gibi olursan o zaman söylediklerimi ciddiye al. Yok eğer burada söylenenlerle hiçbir frekans tutturamıyorsan sittir et gitsin! Zaten birbirimize ihtiyacımız yok demektir.
Ama benim birilerine ihtiyacım var (ki benim varsa başkalarının da bana, birilerine ihtiyacı var demektir).
Niçin mi?
1- Çünkü; kendimi çok küçük (bir toz zerresi kadar) ve güçsüz hissediyorum. Beni her gün öğütmeye çalışan sistemle tek başıma, tek tek durumlarda savaşacak gücü kendimde bulamıyorum. Çoğu zaman kuyruğu toplayıp araziye uymak feci şekilde gururumu incitiyor. Gündelik hayatımda da güvenebileceğim dost insanlarla dayanışmaya girmek, bana her gün milyonlarca kez yeniden yeniden yaşatılan hiçlik duygusunu bertaraf etmek, varlık duygusunu tatmak istiyorum.
2- Çünkü; bu düzende, oyunun kurallarına uyamadım ve kelimenin tam anlamıyla başarısız oldum. Bu son derece doğal, çünkü bu oyunu sevememiştim. Derler ya ‘istemek başarmanın yarısıdır’ işte ben bunu istemiyordum. Statüko ise seni, beni, hepimizi her şeyimizi istiyor. Eğer statükoya dahil olacaksan ona her şeyini vermelisin. Cismin bu dünyaya, zihnin ise başka bir dünyaya ait olacaksa sen, karşı taraftansın demektir. Yani ben, evet karşı taraftanım.
3- Çünkü; biliyorum ki sen de benim gibi bu zamanda ve bu mekanda yaşamaktan memnun değilsin. Hatta sen de kendini Anarşist, Liberter Özgürlükçü, Devrimci vb. gibi tanımlarla ifade etmeye çalışıyorsun. Sağda solda tartışıyorsun. Zaman zaman bir şeyler yapmak isteğiyle yanıp tutuşuyorsun, ama çevrene baktığında güvenecek bir-iki arkadaşından başkasını göremiyorsun, hatta kimisi bu kadarını bile bulamıyor. Ortada anarşist, özgürlükçü, bireyci vs. olarak geçinen bir sürü entelektüel karikatürünü görünce senin hevesin kursağında kalıyor. İnsanların bireysellik diye yücelttikleri, şeyin teorize edilmiş bencillikten, sevgiyi, hoşgörüyü, vermeyi, paylaşmayı unutmuş bir sefaletten başka bir şey olmadığını görüyorsun. Moralin bozuluyor ve kendini yine yalnız hissediyorsun.
4- Çünkü; ben bir muhafazakarım. Özgürlüğümü ve devrimci romantizmimi hala muhafaza ediyorum. Özgürlükçü olmam liberalleşmemi gerektirmiyor. Aynı zamanda devrimci romantizmimi korumam sosyalist, kolektivist olmamı gerektirmiyor. Tıpkı bireyselliği savunmamın dayanışmaya ve cemaate karşı çıkmamı gerektirmemesi gibi.
5- Çünkü; şimdiye kadar sana toplumculuk, ortaklık, demokratlık ve eşitlik nutukları atanların, kendi kariyerizmleri uğruna insanları nasıl koyun gibi güttüğünü, ne kadar çıkarcı, bencil tahakkümcü olabildiklerini çok iyi biliyorsun. Yönetime karşı çıkanlar tarafından yönetilmek, hiç de cazip gelmiyor.
6- Çünkü; herhangi bir politik oluşum içinde yer almak daha baştan bireyselliğinden özgürlüğünden ve özgünlüğünden vazgeçmek olacaktır. Teorik olarak savunulan erdemler politik hareketlerin taktik manevralarında ezilir suyu çıkarılır, amaçlar araçlara feda edilir, sonunda ahlaki kaygılarla bir hareket içinde yer alan sen, kendini ahlaksız, kirlenmiş ve muhalif hissetmeye başlarsın. Sonunda depolitize olmayı seçersin, bir bakıma da iyi yaparsın.
7- Çünkü; geçmişte Marksizme sempati duymuş ya da ona bayağı inanmış-sındır. Ama onun ne vaatleri cazip gelmektedir ne de düşleri eskisi kadar parlak ve kirlenmemiştir. Seni bunaltan tahakküm sistemi, büyük kent yaşamı, endüstriyel çılgınlık ve bunun sonucu olarak çevre kirliliği karşısında çok daha sempatik bulduğun yeşil harekete hatta feminizme ilgi duyarsın. Ancak bunları biraz tanıyınca, kafandaki sorunların onların varlık sahalarının sınırlarının çoktan dışına taştığını ve bu yapılarıyla ruhundaki kıpırdanışlara asla cevap veremeyeceğini anlarsın. Ve bu oluşumlardan da biraz uzak kalmayı tercih edersin.
8- Çünkü; her şeye rağmen bir şeyler yapmaya, kendini ifade etmeye çalışmış-sındır. Söz gelimi birkaç arkadaşınla birlikte birkaç sayı dergi bile çıkarmışsınızdır. Hatta dergi parasızlıktan batmış olabileceği gibi dergide teorik takılan bazı heriflerin, dergiyi babalarının çiftliği gibi algılamalar yüzünden birbirinize girmiş ve bu yüzden bu macera da bitmiş olabilir. Ve bu yüzden ne yapacağını bilmeden hayat gailesiyle uğraşıp duruyorsundur.
9- Çünkü; ‘Çalışmayıp da ne yapacaksındır? Öğrencilik bir tür yaşam tarzı ama o da geçici. Öğrencilik bitince ne yapacaksın? Ya ticarete atılacaksın, ya da hiçbiri olmadı köprü altında yatıp kalkacaksın. Her birinin kendine göre iyi-kötü yanları var tabii ki. Ama hepsinin dışında ve statükonun ötesinde bir şeyler olsaydı daha iyi olmaz mıydı.’ diye düşünüyor-sundur. Hatta statükonun ötesinde olabilecek bir şeyler tasarlamışsındır da belki. Ama bunları şimdiye kadar hayata geçirmeyi ya hiç denememişsindir, ya da zaten denemeyi düşünmüyorsundur. (Niye?)
10- Ey sen hitapsız (kitapsız yani)! Bu muhtemelen sana çok benzeyen (muhtemelen de pek çok konumda benzemeyen) bir adamın çağrısıdır. Belki daha safça bir çağrıdır, ama yine de saflığın pek de kötü olmadığı düşünüldüğü için buna cüret edilmiştir. Ve der ki bu çağrının sahibi; ‘Yetmez mi, bu kadar bireysel takıldığın. Kolektivist toplumcu düşünceyi ve onun otoriter zeminini birçok konuda deşifre ettik. Hatta o kendisi deşifre oldu, itibar kaybetti. Artık bireyselleşmenin değil atomize olmanın sıkıntısını yaşıyoruz. Yaşamda (efervesant bir tablet gibi) eriyip gidiyoruz. Buna karşı bir şeyler yapalım. Tabiri caizse birbirimizin elini tutalım, bir araya gelip oturup konuşalım, neler yapabiliriz, neler yapamayız onu görelim. Birbirinden sorumlu ama birbirinden bağımsız bireyler olmayı deneyelim. Coşkularımızı, duygularımızı paylaşıp paylaşamayacağımızı görelim.
Birey, Toplum, Bütünsellik ve Dergi Gibi Şeyler Üzerine
Ahmet Arslaner
Anarşizmin diğer ‘izm’lerden farkı bir doktriner yapıya sahip olmamasıdır. Hiçbir yazar ‘Anarşizmin İlkeleri’'ni yazamayacaktır. Çünkü onun tek bir ilkesi vardır o da özgürlük'tür.
Toplumculuk bireyleri kategorize ederek birey mühendisliği yaparken, toplumbilim toplumsal olay ve davranışları kategorize ederek toplum mühendisliği yapar.
Evet... birey, toplum, bütünsellik, bireycillik, toplumculuk vs. gibi kavramlar bazı malum çevrelerde çokça anılıyor ve daha da anılacak... Tabii burada amaç bu kavramlara değinip onlar karşısında bir tutum almak ve kendini açıklamak. Hiçbir felsefi yaklaşım bu kavramları es geçemiyor. Çünkü buralarda insanlık durumunun sebepleri ve kaçınılmaz sonuçlarına dair çok şey bulabilirsiniz. Burada öncelikle bütünsellik kavramını ele almak isterim. Bütün felsefi ele alış tarzlarında bir bütünsellik kurma çabası görülür... Çünkü parçalar birbirleriyle ilişkilendirildikleri zaman anlam kazanırlar. Pozitif söylemler kadar negatif söylemlerde bu bütünsellik kaygısından uzak duramaz. Sadece ikincisinde parça negatif bir bütünün parçasıdır o kadar. Burada öncelikle modern toplumun kurmaya çalıştığı bütünselliği anmadan edemeyeceğim. Çünkü modern toplum bir yandan manipülatif bir biçimde bütünselleşmeye çalışırken öte yandan kaçınılmaz çözülüşler üretir. Bu haliyle çok tipik bir ders konusu gibidir. Modern toplum; tüm ulusal birlik, toplumsal ödevler, ortak çıkarlar, işbirliği vs. gibi çığırtkanlıklarına rağmen arzuladığı bütünselliği kurabilmiş değildir ve daha da kurabilecek gibi görünmemektedir. Çünkü çağdaş tüketim toplumu bireyleri daha fazla tüketmeye çağırıp onlar arasında rekabeti körüklerken şizofrenik davranmakta varolan kütlesel yapıları parçalara ayırarak (atomize ederek) bunların yerine yeni kütleler yaratmaya çalışmaktadır. Yani önce varolan bütünsellikleri parçalara bölüp tuzla buz edeceksin sonra da bu parçaları birbirine yapıştırarak grotesk bir bütünsellik kurmaya çalışacaksın... Saçma mı? Saçma... Aynen bir anarşistin yapmaya çalıştığı kadar...
Toplum ve Devlet Bütünselliği
Yukarıda pozitif ve negatif söylemlerin bu bütünsellik kaygısının dışında kalamayacağını belirtmiştim. Bu bağlamda anarşizm de bu kaygıdan azade değildir. Çağdaş toplumda toplum, ulus ve devlet içice geçmesi bir bütünsellik oluşturması karşısında pek tabiidir ki özgürlükçü düşüncenin de bir bütünselliğe ihtiyacı olacaktır. Ve bu verili toplumsal bütünsellik düşüncesinin dışında olmak zorundadır. Çağdaş devlet bir yandan bireyi dışlar ve onu toplumsal bir yığın, bir sürü halinde tasarlarken öte yandan da her bireyi daha fazla yalınlaştırarak (birbirine karşı izole ederek) sürüleştirme sürecini öteki ucundan tamamlayacak kontrol mekanizmaları geliştirmeye çalışmaktadır. Tüm bu çabalar devleti kütlelerle daha fazla bir iletişim içine sokmakta, bir alış-veriş ortamı sağlamaktadır. Bunun sosyolojik ifadesi devletin sosyalleşmesi ya da başka deyişle toplumun devletleşmesidir. Bu durum karşısında anarşizmin önerebileceği tek bütünsellik bireyin kendi iç bütünselliğidir. Tabii burada bir tehlike var gibi görünüyor. Öyle ya... Bireyin kendi iç bütünselliğinin sosyal ya da ahlaki ölçütleri nelerdir, nerede başlar ve nerede biterler? Burada önemle ele alınması gereken şey bireyi toplumun totalliğinden ayırdıktan sonra ‘sosyalliğinin ön plana çıkarılmasıdır. Bireyi toplumun ‘totalliğinden ayırmaksızın girişilecek bir toplumsallaştırma çabası sadece toplumculuğa hizmet eder. Hiçbir bireyin iç bütünselliği diğer bireylerin iç bütünselliği demek değildir. Bu bireyin özgünlüğünün ve özgürlüğünün ifadesi yani anarşi demektir. Ve toplumsal manada kurulacak bir bütünsellik ancak böylesi anarşik bir tarzda kurulmak durumundadır (şayet tahakkümün yan tesirlerinden uzak durulmak isteniyorsa). Ki bu aynı zamanda başka türlü bir parçalanma olarak da mütalaa edilebilir. Ancak bu seferki atomize edici ve şizoid değil, yakınlaştırıcı ve dışavurumcu bir tarzda olacaktır.
Bu ne demektir?
* Toplumsal bir devrim önermek ama bunu mevcut toplumsallığa ve onu var eden her şeye karşı bir durumda tasarlamak.
* Yekpare bir görünüm yaratmaya çalışan tahakküm toplumunun bu potansiyelini görmek ama asla onu öyle kabullenmemek ve ona ‘alternatif’ olmamak.
* Kendi yıkıcı söylemini, kendi anarşik bütünselliğini monolitik toplumcu bütünselliğin karşısına ‘alternatif’ olarak çıkarmak.
* Bireyi merkeze koymak, önemsemek ama ben-merkezci olmamak, diğer bireylerle birlikte olmak gibi bir kaygı taşımak.
* ‘Bireyciyim çünkü toplumun içinde erimek istemiyorum, çünkü bireyi en üst düzeyde toplumsallaşmış insan olarak tasarlıyorum ve ancak bireyle ilişkilendirilmiş bir toplumsallığın anlamlı olabileceğine inanıyorum’. ‘Toplumsalım, çünkü hepimizin birilerine ihtiyacı var. Çünkü bireyleri birbirine rakip olarak değil, birbirinden doğal olarak farklı ama birçok bakımdan da birbirine benzeyen unsurlar olarak tasarlıyorum ve inanıyorum ki birimizin varlık nedeni aynı zamanda bir diğerimizin varlık nedenidir’ diye düşünmek demektir.
Pozitif Söylemin Eksikliği
* Bir anarşistin başkaları ve dünya için önerebilecekleri ancak soyut şeylerdir. Somut şeyleri ancak kendisi için söyleyebilir ve yapabilir. Çünkü kimseyi temsil etmek gibi bir niyeti yoktur. O yol gösterir, etkiler ve eyler ama asla yönetmez. Gerisi diğerlerinin bileceği iştir. Ki bu yüzden ‘Anarşizm’ pozitif söylemin eksikliğini hissetmemiştir.
* Anarşizmin diğer ‘izm’lerden farkı bir doktriner yapıya sahip olmamasıdır. Hiçbir yazar ‘Anarşizmin ilkeleri’ni yazamayacaktır. Çünkü onun tek bir ilkesi vardır o da özgürlük'tür. Çünkü doktriner yaklaşım saf politik yaklaşımın çocuğudur. Anarşistler doktrinle, politik programlarla, sosyolojik analizlerle hatta sosyolojiyle bağlarını koparmalıdırlar. Toplum denen şey kendisinden başka bir şeyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve başka bir şeye benzemeyendir. Öyle ki toplumu; tek tek toplumsal olayları örnek göstererek de açıklayamazsınız. Şekil bakımından birbirine benzeyen toplumsal olaylar arasında sebepler ve sonuçlar bakımından büyük farkılıklar olabilir. Daha önceki gözlemlerde pek çok benzer sonuçlar doğurduğu saptanmış olan toplumsal olaylar her seferinde aynı sonucu vermek zorunda da değildir. Bu durum sosyolojik kategorilendirmeleri ve bunları dayanak alacak analizleri imkansızlaştırır. Sosyoloji ve sosyalizm aynı ağacın birbirini tamamlayan iki ayrı dalı gibidir. Toplumculuk toplumu oluşturan bireyleri total bir yaklaşımla (sınıf, kültür, ideoloji, gibi kategorilendirmeler vasıtasıyla) ele alırken toplumbilim toplumsal olayları yine sınıf, kültür, ideoloji, din vs. gibi kategorilendirmeler vasıtasıyla ele alır. Aralarındaki fark belki şöyle açıklanabilir: Toplumculuk bireyleri kategorize ederek birey mühendisliği yaparken, toplumbilim toplumsal olay ve davranışları kategorize ederek toplum mühendisliği yapar (burada insanın aklına ister istemez ‘beni kategorize etme’ şarkısı geliyor). Bu bakımdan anti-sosyalist bir söylemin anti-sosyolojik olma zorunluğu da vardır.
* Şimdi ‘negatif söylemin pozitivitesinden’ söz etme zamanı geldi. Oldu olası anarşizmin negativiteyi aşamadığından, pozitif bir söylem geliştiremediğinden dem vurulur. Her ne kadar bu konudaki idialar öncelikle sosyalistlere ve de liberallere ait olsa da anarşistlerin içinde de böyle düşünenler yok değildir. Ki ben bunu yeterince negatif hissetmemeye ve dü-şünmemeye bağlıyorum. Tahakküm kültürünün konformist yanılsamalarından epistemolojik ve duygusal bir kopuşu yaşayamayanların pozitif söylemin eksikliğinden yakınmaları doğaldır. Oysa her negativite kendi pozitivitesini de içinde taşır. Negatif olan yıkımı, pozitif olansa yapımı temsil ediyorsa yeni bir şey yapmak için önce eskisini yıkmak gerekir. Yıkım olmadan kişi özgürleşemez. Yıkıcı neyi yıkacağını bilir ve onu yıkar, ama yerine ne yapacağını bilmek zorunda değildir. Aksi takdirde bütün yıkım ve yapım süreci rasyonel (kurgusal) bir hal alır. Bu ise kontrol demektir İlke olarak böyle bir şeyi reddetmiyorum ama yıkım sürecini önceden kurgulanmış bir planın parçası olarak da tasarlamıyorum. İnsan yıkacağı şeyin yerine ne koyacağını bilebilir. Ama yine de her yıkım ilk olduğu için bir meçhuldür de yıkıcı için. Bunun devamında keşif ve bilgi bekler yıkıcıyı... Pozitif söylemin eksikliğinden şikayeti ziyadesiyle tehlikeli bulmaktayım. Çünkü, hayatın en önemli iki aktivitesini ‘yıkım’ ve ‘yapım’ı (ki bunlar yaratımda birleşirler) birbirinden ayırmaktır. Oysa yaratım (yeniden yapım, keşfederek yapım) içinde yıkımı da yapımı da barındıracak bir kapsayıcılığa sahiptir. Hayatın bitmez tükenmez devinimi sadece pozitivite ve negativite'nin diyalektik bütünselliği üzerine kurulmuştur. Söz gelimi ‘tahakküm’ bir anarşist için negatif bir değerken ‘özgürlük’ pozitif bir değerdir. Özne karşısında negatif tutum aldığı bir anlamda kendi varlık nedeni de olan nesneyi ortadan kaldırdığında yeni nesnesi (özgürlük) karşısındaki tutumu da pozitif olacaktır. Bu denli tumturaklı laflar etmemin nedeni şu; geleceği bilemeyiz ve falcı hiç değiliz. Eğer pozitif söylemden gelecek üzerine ayrıntılı öngörülerde bulunmak kastedilecek olursa kusur kalsın derim. Çünkü asıl zor olan bugünden değiştirmeye, yıkmaya başlamak. Ertelenecek işimiz yok, çünkü vakit dar ve (kimseyi de beklemeyeceğimize göre) kolları sıvamak kadar pozitif ne olabilir? Yalnızca bir taşın altını kaldırabilsek gerisi gelir. Nasıl mı? Taşın altından hiçbir şey çıkmasa bile en azından o taşı kaldırmamız gerektiğini öğrenmiş oluruz ve bu tecrübeler hanesine kaydedilecek eşsiz bir birikimdir. Buradan her şeyi el yordamı ile öğrenmek gerektiğinin önerildiği sanılmasın, sadece bilgi, tecrübe, teori gibi vasıfların önceki yanılgıların pozitif çıkarımlarından başka bir şey olmadığını hatırlatmak isterim.
Ve Dergi
* Şimdi gelelim ‘bir dergi nasıl olmalıdır* sorusuna. Böyle bir soruya çeşitli cevaplar verilebilir ve bu cevaplar önceki deneyimlerimizden olduğu kadar tasarladıklarımızdan da kaynaklanıyor olabilir. Ama her halükarda bir dergi şöyle olmalıdır böyle olmalıdır vb. şeyler üzerine ahkam kesmek yararsız ve vakit öldürücü bir çaba gibi görünüyor. Burada söylenecek her söz gelecekte bağlayıcılık oluşturacak ve özgür yaratıcılığımızı engelleyecektir. Hatta bugün söylediklerimizle yarın yapacaklarımız arasında bir benzemezlik, tutarsızlık yaratabilecektir. Oysa bir anarşist, programlardan çok ruhuyla davranan kişidir. Yani aklına eseni yapar, yapmak istediğini yapar. Kendisini zorunluluklara teslim etmekten hoşlanmaz (bu yüzden en büyük günahkardır o). Burada yine geliyoruz pozitivite - negativite meselesine... Galiba kişinin en kolay bildiği şey ne olmaması ya da ne yapmaması gerektiği. Ne olmak-ya da ne yapmak istediğimizi hangi birimiz yeterince biliyoruz ki?
* Bir dergide şunun ya da bunun olmasının zorunluluklara bağlı olmaktansa rastlantılara bağlı olması her zaman evladır. Önemli olan yapmak istediğinizi yapıyor olmanızdır, gerisi boştur. Arzu olmadan coşkuyu ve doyumu yaşayamazsınız... Hepsi bu kadar...
Liberter Sürece Eleştirel Bakış
Halil Beytar
Bir kaç yıl öncesine kadar (kısmen bugün de) binlerce devrimcinin dilinde anarşizm kavramının son derce sıradan, basmakalıp bir tanımı vardı. Sol yayınlarından çıkan kitapların dipnotlarında ya da isim dizinlerinde bir tür prefabrik bilgi aktarımı tarzında bu kavram ‘küçük burjuva dünya görüşü, karşıdevrimci sapma’ biçiminde tanıtıldı. SBKP kaynaklı, bu tek yönlü bilgi akışı, politik düzen muhalifi olarak siyasallaşmış sayısız insanı anarşizme karşı dogmatik şartlanmalarla haksız fanatik tavır takınmalara sürüklemiş ve sürüklemektedir. Aynı dogmatik tavrın yıllarca Troçkistlere karşı sürdürüldüğü de biliniyor. Troçki'yi Stalin'den, Proudhon ve Bakunin'i Marks'tan öğreten bu metod; süngüsü düşen sosyalizmin bugün yaşamakta olduğu depresyona bağlı olarak yerini kısmi bir hoşgörü ve yumuşamaya bırakmakta.
Bu dogmatik alışkanlık daha çok Bolşevik iktidardan sonra sosyalizm cephesinde kötü giden ne varsa ve her türlü yanlışa ucuz bir tanımlama olarak, bir tür küfür ve aşağılama niyetine, anarşizm denmesinden kaynaklanıyor. Marks öncesi sosyalizmi yine Marks'ın yorumundan öğrenen ve yarım asırdan beridir Türkiye'deki politik mücadeleye damgasını vuran Türk ve Kürt devrimcileri, Marksizmin kendi dışındaki bütün düşünce ve hareketlere, tarihin çöplüğüne atılmış eser-i atika gözüyle bakıp burun kıvıran mantığını olduğu gibi devraldılar.
Son on yıldır işler yolunda gitmeyince, eski defterler yeni yeni karıştırılmaya başlandı. Marksizmin, Troçki gibi kimi şeytanlarının aklanması SBKP kaynaklı bilgi akışına ve dogmatik şartlanmalara önemli bir ket vurdu. Böylece yeniden Marks öncesi sosyalizm tarihinin tartışılması ihtiyacı doğdu. Türkiye'de anarşizmin kendi kaynaklarından ve kendi literatürüyle konuşmaya ve yazmaya başlaması ise henüz çok yeni bir girişim.
1986-87'de İstanbul'- da yayınlanan KARA dergisi ‘liberter’ kavramıyla ele aldığı anarşist düşünceyi somut bir yoruma oturtarak politik muhalefete tanıtmaya başladı. Anarşizmin Türkiye'de bilinmeyen tarihi ve bu konudaki derin bilgisizlik hatırlandığında epey heyecanlı bir girişimdi KARA. Bu önemli politik adım kısa zamanda KARA'nın şımarık okurunu böbürlemeye başladı. KARA, yerini isteksizce EFENDİSİZ'e ve ardından başka başka çabalara bırakıp, silindi gitti.
Bu yazı, bugün artık yayınlanmayan, KARA ve EFENDİSİZ'de somutlaşmış olan liberter sürece eleştirel bir değerlendirmedir. Bu ihtiyaç, muhatapsız bir polemiği başlatmak isteğinden değil, anarşist bir tarzın kendi öncüllerini tanıması gereğinden kaynaklandı.
KARA ve EFENDİSİZ dergileri, bütün yetersizliklerine rağmen, anarşist düşünceyi hatırı sayılır bir okuyucu çevresine aktarıp tanıttı. Ancak, anarşizmin tarihine tümüyle yabancı olan bu topraklarda bir alan açmak elbette her iki derginin de güç ve yeteneklerini, ilişki ve işlevlerini oldukça aşacaktı. Eğer politik muhalefet içinde kalıcı bir yer edinilemediyse, bunun nedeni liberterlerin kendisinde aranmalıdır. KARA ve EFENDİSİZ'in üzerine oturduğu okuyucu ve savunucu topluluğu bu liberter sürece ne denli sahip çıkabildi? Türkiye'deki politik muhalefet içinde silueti görünüp kaybolan bir çevre bundan daha fazla iz bırakamazdı. Çok daha ısrar etmek gerekiyordu. Oysa tarihsel misyonuyla orantılı bir ısrar ifade edilemedi.
Yukarıda da belirtildiği gibi, KARA ve EFENDİSlZ liberter düşünceyi Türkiye'ye taşıyarak önemli bir işlev üstlendiler. Bütün eksik ve yetersizliklerine rağmen her zaman adı anılacak önemli bir başlangıçtı bu. Övgüye değer pek çok yanıyla birlikte bu yayın sürecinin bir de eleştirilmesi gereken bazı önemli sonuçlan var. Liberter sürecin yaşatılmasında bu sonuçların fonksiyonu oldukça önemlidir. O nedenle KARA ve EFENDİSİZ'in kendine yönelttiği eleştiri ve muhasebeye yeni bir-iki sayfa eklemek gerekiyor. KARA ve EFENDİSİZ'de ifadesini bulan liberter sürecin olumsuz yanlarını, şu başlıklarla sıralamak mümkündür.
> Sorumsuz bireysellik.
> Umursamaz kendiliğindenlik.
> Bireyler arasındaki siyasal kopukluk ve dağınıklık.
> Komün ve kolektif davranışın bilinç düzeyinde işlenmemiş olması.
> Sistemle uyumluluk.
> Yasal çalışma alışkanlığı.
> Toplumsal alanı niteleyememe.
> Militan radikal ruhun işlenmemesi.
> Ulusal sınırlar içinde mücadele.
> Ulusal kurtuluş hareketleri karşısında belirsizlik vb.
Her iki derginin üç yıldan fazla süren yayın dönemi noktalandığında ortalıkta hala bir avuç dağınık liberter vardı. Bu bir avuç insanı ortak bir tipte birleştirmek de mümkündür. Bu tip, yalnızca dağınık değil, güveni sarsılmış, umutsuz, şaşkın ve gırtlağına kadar siyasi bunalım içinde. İşte bu noktadan itibaren KARA ve EFENDİSİZ'in günahlarıyla karşılaşmaya başlıyoruz. Çünkü bu ortak tipin, içinden çıkıp geldiği sürecin muhatabı KARA ve EFENDİSİZ'dir. Yukarıdaki olumsuzlukları bu ortak tip nezdinde ele alırsak: KARA, bu kişiye birey olmayı; birey olarak davranmayı hep söyledi. Ama, ortak davranış içinde birey olmayı onun pratiğine oturtamadı. Çünkü bu siyasal bir pratik gerektiriyordu. Siyasal pratiği, basım ve dağıtımından ibaret bir dergi de olsa olsa bunu ancak teoride işleyebilirdi. Sonuca bakıldığında, siyasal çalışma umursamaz bir kendiliğindenliğe ya da bir-iki kişinin gayretine terk edilmiş. Genel bir sahiplenmeye herkesi kapsayan eşit bir katılıma rastlamak hemen hemen hiç görülmüyor. Kişi önceden belirlenmiş herhangi bir buluşmaya bile gelemeyecek bir keyfiyet ve hesap soramamanın getirdiği gerekçesiz bir acizlik içinde. Oysa aynı kişi, eğer bir işte çalışıyor veya okuyorsa işe veya okula karşı bu denli umursamaz ve gerekçesiz değildir. İşe ve okula yetişebilmek için zeki bir yaratıcılıkla koca kentin trafiğine umulmadık koordinatlar ekleyebiliyor. Bu haliyle siyasal çalışmayı, bazı duyumsuzluklarını tatmin eden sıradan bir hobi düzeyine indirgeyen birey, zaten toplumsal muhalefetin yenilgi ortamıyla kuşatılmış, hızla atomize edilmeye hazır bir yapıdadır. Buna bireyler arası kopukluk ve ahlaki teorik düzeydeki ‘birey olmak’ bilinci de eklenince doğal olarak serpilip gelişen sorumsuz bireyselliğe yol vermiş ya da müdahale edilemeyerek seyirci kalınmıştır. Öte yandan komünal kolektif ilişkiler’ neredeyse bilinç düzeyinde de hedeflenmemiş. Bugünden komünal bir yaşamın yaratımı, bunun teorik sorunları ve detayları üzerine yeterli bir tartışma açılamamış. Haliyle kişilerde saklı duran doğal benlikleri, mevcut kapitalist toplumun egemen kültür kıskacında edinilmiş alışkanlıkları kendiliğinden bir şekillenmeye terk edilerek üzerine gidilememiş, teorik doğrular ya da ahlaki önyargılarla etkilemekten kaçınılmıştır. Bu tür eksik ve yetersizliklerin devamını sağlayan hatta bunlara kaynaklık eden temel sorun ise, politik bir hareketin oluşamamasıdır. Birçok kişi buna itiraz edebilir, konunun yanlış kavranıldığını, hatta fazlasıyla politik davranıldığını ve ‘politik hareket’ten farklı şeyler anlaşıldığını iddia edebilir. Ne var ki; bu saptamayı sağa-sola çekmenin, üslup farklılığından ibaret cümlelerle yorumlamanın pek bir yaran olmayacak. Çünkü KARA ve EFENDİSİZ bu konuda temel veriler olarak durmaktalar. Her iki dergi de öncelikle politik olduklarını ısrarla belirtmişlerdi. Öyleyse bu politik içeriğe denk düşen, aynı orantıda bir liberter politik hareketin oluşmadığını iddia etmek ve bunun gerekliliğini savunmak yanlış değildir.
Bunlardan başka, yayın süreci izlendiğinde dikkat çeken eksiklerden biri de militan radikal bir ruhun teorik ya da ajitatif düzeyde işlenmemiş olmasıdır. Her iki dergi de pek çok makalede mevcut toplumsal sistemin temellerine yönelik devrimci perspektifler sunmasına ve çok önemli teorik halkalar yakalamasına rağmen, bunları propagandif bir dille okuyucuya aktaramamış. Otorite ve sistemin kötülüğüne dair saptamalar çokça yapılmış, yalnızca kitap ve dergi sayfalarında duran bu ahlaki önyargılarla bir okuyucu kitlesi de yaratılmış, fakat bu kitleye, otoritenin fiziki varlığına karşı koyabilecek, kin ve öfkeyle bilenmiş bir isyan ruhu taşınamamıştır. Kişi, siyasal içeriği iyice törpülenmiş, neredeyse salt ahlaki nedenlerle mevcut düzene karşıdır. Dolayısıyla, mahallesinde, okulunda, işinde hasılı bütün günübirlik ortamında oluşa gelen pürüzlerini titizlikle gidermeye çalışan iyi huylu, uysal vatandaş olarak sistemle uyumlu bir karaktere kendiliğinden oturmuştur. En ılımlı bir deyişle asi, anarşik bir ruh haline ve çalışma tarzına rastlamaktan çok sineye çeken, idare-i maslahatçı bir ahlakın izlerine rastlıyoruz. Yine bu anlayışlara bağlı olarak KARA ve EFENDİSİZ'in baştan sona kadar bütün sürecinde kötü bir yasal çalışma alışkanlığı vardır. Militan bir anarşiye yol verilememiş. Tek tek kişilerdeki kınına sığmazlık bu yasal çalışma ağlarına takılıp kalmış ve yasal çalışma yalnızca bir anlayış olarak değil, aynı zamanda bir ruh hali olarak da gelişip pekişmiştir.
Yukarıdan beri ele alınan liberter yayın sürecinin tamamlayamadığı en önemli eksikliklerinden biri de; bulunduğu toplumsal alanı niteleyememesidir. Her ne kadar EFENDİSİZ kendinden önceki sürece benzer bir eleştiri yönelterek, toplumsal alanın özgünlüklerini tanımayı ve buna uygun politikalar saptamayı önermişse de bu çalışma (birkaç konu dışında) amacına ulaşamadan yayın faaliyeti noktalanmıştır. Burada dikkate alınması gereken nokta yayının erken kapanmış olup olmaması değildir. Çünkü liberter sürecin o güne kadar geride bıraktığı üç yılı ve değişik nitelikte olmak üzere yirmi sayıyı aşkın muhtelif yayını bulunuyordu. (Zaman zaman başvurulması gereken bir arşiv olduğunu da belirtmek isterim.) Üç yılda yirmiden fazla yayınla en temel olguların adı konulamamışsa burada politik bir perspektif sizlik var demektir. Bu temel olgulardan biri, Kürt ulusal hareketine ilişkin belirsizlik, diğeri ise, uluslararası mücadeleyle ilgili belirsizliktir.
Liberter sürecin genel olarak ulusal devlet, ulusal mücadele ve özel olarak da Kürt ulusal kurtuluş hareketine ilişkin bir perspektifi olmamıştır. Fakat bu ne ayıp ne de suçtur. Hatta eleştirilecek bir şey de değildir. Eleştiriden önce bu konuda yapılması gereken şeyler var. Genel olarak ulusal mücadele, özel olarak da Kürdistan'daki mücadeleye ilişkin temel anarşist perspektiflerin oluşturularak somut pratik tavır geliştirilmesi gerekir.
İleri ki sayılarda bütün detaylarıyla ele almak istediğim bu konuda şimdilik şunu önemle belirtmek istiyorum: Eğer çağdaş nihilist bir öğrenci grubundan, bir hippi hareketinden ya da ahlaki teolojik bir topluluktan söz etmiyorsak; Kürdistan'daki toplumsal mücadele olgusunu göremeyen, hesaba katmayıp dışlayan liberter devrimci bir hareketin Türkiye'de yaşama ve büyüyüp gelişme şansı yoktur. Bu kadar açık ve net!
Sonuç olarak: Ulusal sınırlar içinde liberter devrim kavramını tartışan KARA ve EFENDİSİZ en azından bir o kadar da evrensel mücadele perspektifini tartışmalıydı. Bugün KARA ve EFENDİSİZ yok artık. Ama, bu tartışma konusu hala önümüzde duruyor.
Sayı 2
Ocak 1993
Güncel, Ulusal Sorun ve Rasyonalite Üstüne
Celal Süveyda
Günceli yakalamak ve devrimci olmak mümkün mü? Güncel nedir ve onu hangi şekillerde yakalayabiliriz? Esaslı sorulardır bunlar.
Güncel var olan, yaşanmakta olan ve kendi öncellerinin hazırladığı koşulların zorunlu sonucu olarak ortaya çıkan ve bizi bir dizi fiili durumla karşı karşıya bırakan öncenin sonrasıdır. Yani her güncelin öncesinde dünün güncelliği ya da öncenin iradesi yatmaktadır. Günceli yakalamak (ya da çağı yakalamak, hiç fark etmez) önümüze konmuş görevlere soyunmak, sunulu seçenekleri kabullenmek zorunluluğundan başka bir şey değildir. Çünkü güncel kendi nedensellik diyalektiği içinde gelişimini zaten sürdürürken kendi çözümlerini de zaten kendisiyle birlikte sunmaktadır. Bu durumda günceli yakalamak için yapacağınız şey gayet basittir, önce onun varlığını kabul ederek onun sunduğu çözümlere yöneleceksiniz (böylece günceli yakalamış olacaksınız). Sonra da güncel tarafından tanımlanmış rolü oynayacaksınız. Artık güncele dahil olmuşsunuzdur (yani güncel sizi yakalamıştır). Güncel zaten saçmadır. Siz bu saçmayı anlamlandırmaya çalışır ve ona rasyonel çözümler üretirsiniz. Ama saçmaya rasyonel çözümler üretme çabasının kendisi zaten saçmadır.
Güncelin müthiş endüktif bir gücü vardır. Çünkü o yaşanandır, sıcaktır, sarmalayıcıdır. Hatta hakkını yemeyelim çoğu kez zorunluluktur, aciliyettir, olmazsa olmazdır. Onu görmezlikten gelemezsiniz. Aksi takdirde gafil avlanabilirsiniz. Yaşamınız dahil her şeyinizi kaybedebilirsiniz. Bu anlamda güncel son derece tehlikeli ve tehditkardır da.
Güncel öncenin sonrasıdır dedik. Bu aynı zamanda güncelin bir ‘yapı’ olduğuna işaret eder. Ve öylesine güçlü ve de yoğun bir yapıdır ki onu açamazsınız, değiştiremezsiniz. Onu açmaya, değiştirmeye çalışanları hemen yutar ve kendi yapısına dahil eder (endüksiyon). Devrimci olmak ve devrimci kalmak için biraz uzağında kalmak onun anaforuna kapılmamak gerekir. Onun yoğun yapısını parçalayıp ortadan kaldırmaktan, bir balyoz darbesiyle onu tuzla buz etmekten başka çare yoktur. Çünkü o tüm mistik zamanların lanetini taşıyan bir büyü gibidir. Yaklaşanı teslim alır. Bunlar devrimler bile olsa sonuç değişmez.
Güncel ve Rasyonalite
Güncelle liberalleşme arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Güncelliği anlamaya, ona çözümler üretmeye çalışmak, tam da liberalleşmeyle eşeylemlidir. Liberalizmin ideolojisi var olanı anlamaya, onun önünü açıp aklileştirmeye çalışarak doğdu. Gelecek ekonominindi, ekonomi güne hakim olmuştu ve önemli ihtiyaçları vardı. Bu durumda yapılacak iş ‘lasse passe, lasse fair’di.
Kral ve aristokrasi serbest dolaşım ve özgür işgücünün yaratılması karşısında ayak bağı olmaya başlamıştı. Öyleyse monarşiye bir alternatif bulunmalıydı. Yurttaşlık hakkı tanınmalı, toprak köleliği kaldırılmalıydı. Bunlar güncele bulunan, daha doğrusu güncelin sunduğu çözümlerdi ve güncel bunları liberallerin ağızlarından sunuyordu.
Çar ve ailesi sefaletin farkında değildi. Halk açlıktan ve savaştan kırılıyordu. Ekonomi felç olmuştu. Durum böyle devam edemezdi. Bir çözüm bulmak gerekiyordu. Liberaller söz konusu olabilecek tüm çözümleri yalvararak haykırıyorlardı. Ama Çar onları dinleyecek durumda değildi, o bir Çar'dı ve anlayamıyordu. Diğerleri (liberaller) ise Çar'a karşı gelecek kadar maceraperest değillerdi. Sonuçta güncelin çözümünün dışında bir çözüm ortaya çıktı ki bu devrim'di. Ancak devrim güncelin yarattığı sonuçların ve tahribatın üstesinden gelemeyecek kadar irrasyoneldi. İnsanlar açlıktan ölüyorlardı bu bakımdan rasyonaliteye ihtiyaç vardı. İşte bu rasyonalite günceli yakalama ya da yakalanmanın başlangıcıydı ve güncelle buluşan devrim liberalize olmaktan kurtulamayacaktı. Böylece açlık ve sefalet tedrici bir süreçte yerini tokluk ve tahakküme bırakacaktı.
Güncellik denen şeyi bir delinin bin yıl önce bir kuyuya taş atmasına benzetiyorum. Şimdi milyonlarca akıllı o taşı çıkarmaya çalışıyorlar. Kuyunun başından geçenler ise büyük bir merakla aşağıya iniyorlar (bu durumu galata köprüsündeki açıkgöz işportacıların çevresine toplanan meraklı kalabalığa da benzetebiliriz). O gün bu gündür aşağıya milyonlarca insan indi ama hiç dönen olmadı. Çünkü aşağıya ilk inen meraklının aşağıda bir taştan başka bir şey olmadığını görüp eşsiz bir hayat dersi almaktan öte bir kazancı olmadı ve geri dönmek için davrandığında kuyunun ağzından üzerine gelen milyonlarca akıllının gürültüsü arasında feryatları boğuldu. Kıssadan hisse; güncel, dönüşü imkansız bir yol ve bir sürüklenişten başka bir şey değildir.
Devrimci olmanın yolu güncelin rasyonalitesini parçalamaktan, güncelin gerekleri açısından irrasyonel davranmaktan geçer. Burada kuyuya taş atan deli örneğine göre, devrimciye öbür akıllılarla birlikte kuyudan taşı çıkarma yerine kuyuya inenleri taşlama rolü çok daha uygundur. Ki bu yüzden diğerlerince ‘bir başka deli’ olarak kodlanması ihtimali yüksektir. Ama sorun toplumun ya da güncelliğin onu nasıl tanımlaması gerektiği sorunu değildir.
Güncellik ve Milliyetler Sorunu
Güncelliğin kendi koşullarını ve sonuçlarını nasıl dayattığı milliyetler sorununda açıklıkla görülebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda ulusal uyanışla, ulusal devletlerin (ulus-devlet) doğuşu her zaman birbirine koşut gitmedi. ‘Egemen ulusun’, ‘ezilen ulusun’ ulus-devlet örgütlenmesine olanak tanımaması (ya da daha önce uluslaşma ve örgütlenme sürecini yaşaması), ulusal çatışma ve kutuplaşmaları körükledi. Böylece ünlü ulusal bencilliğin meşru temelleri doğdu. Her ulusal sorun bir başka ulusal sorunun nedeni aynı zamanda yeni yeni ulusal krizlerin başlangıcı, çözülen her ulusal sorun yeni çözümsüzlüklerin ilk adımı oldu. Bugün 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde yüzyılın başında durulduğu sanılan ‘ulusal-humma’nın yeniden ortaya çıkışını görüyoruz. Bağımsızlığını kazanan ‘ezilen uluslar’ bağımsızlık uğruna döktükleri kanlar kurumadan kendi devlet sınırları içindeki öbür milliyetlerin bağımsızlık arzularını en kanlı biçimde bastırmaktan çekinmediler. Böylece ‘e-zen ulus’, ‘ezilen ulus’ kavramları birbirine karıştı ve yer değiştirdi. Bu da gösterdi ki tüm bu yakıştırmalar sadece güncele ait olan şeylerdir ve statik olmadıkları gibi bir adım ötesini de açıklamakta yetersizdirler.
* Devrimci olmanın yolu güncelin rasyonalitesini parçalamaktan, güncelin gerekleri açısından irrasyonel davranmaktan geçer.
* Her ulusal sorun bir başka ulusal sorunun nedeni aynı zamanda yeni yeni ulusal krizlerin başlangıcı, çözülen her ulusal sorun yeni çözümsüzlüklerin ilk adımı oldu.
Güncelin saçmalığından söz etmiştik; son yıllar bu saçmalığı anlamayı giderek kolaylaştıran örneklerle dolu. Özellikle Balkanlar'da ve eski Sovyet cumhuriyetlerinde olanlar klasik ezen-ezilen, haklı-hak-sız şablonlarıyla üstünkörü bir yorum yapmaya dahi elvermeyecek karmaşıklıkta görülüyor. Sovyetler Birliği'nin dağılışı geleneksel Rus milliyetçiliğini yeniden su yüzüne çıkarırken Baltık Cumhuriyetleri kendileri için zorlu aşamalardan sonra bağımsızlıklarını kazandılar. Ancak sorun burada bitmedi. Öncelikle bu cumhuriyetlere yerleşmiş önemli orandaki (Estonya'da yüzde elli civarı) Rus azınlık artık kendisini Baltıklı olarak görüyor ve geri dönmek istemiyordu. Baltıklılar ise,onları Rusların beşinci kolu ve tehdit unsuru olarak görüyorlardı. Yıllarca ulusal ege-menlik hayalleriyle yaşamış ama Ruslaştırma politikalarına maruz kalmış Gürcistan bugün bir yandan iç iktidar kavgası yaşarken öte yandan Abhazlar ve Güney Osetiler (Çerkezler)'le egemenlik kavgasına girmiş durumda. Yine yıllarca Ruslaştırma politikalarına maruz kalmış Ermeni ve Azeriler bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz birbirlerini boğazlamaya başladılar. İşin ilginç yanı ise savaşa neden olan gerek Dağlık Karabağ bölgesinin gerekse Nahcivan özerk bölgesinin sosyalizm döneminde Stalin'in milliyetçiliği zayıflatmak amacıyla pek sık başvurduğu zorunlu göç politikaları sonucu yapay olarak oluşturulmuş olması. Yine aynı politikaların sonucu olarak yurtlarından ‘devletin güvenliği’ için sürülen Ahıska Türkleri, Gagavuzlar, Kırım Tatarları... Ukrayna'nın tehdidini yaşayan Moldava ve burada hükümete karşı savaşan Rus gerillalar... Balkanlara gelince bir yanda azılı Sırp milliyetçiliği öte yanda Bosna-Hersek'liler, Hırvatlar, Slovenler, Kosova'da Arnavutlar, Makedonlar vs...
Ve Kürt Sorunu
Bu tablo içinde Kürt sorununa (ki çok güncel bir sorundur) geliyoruz. Bu gün Kürt sorunu T.C. sınırları içinde yaşayan herkesi doğrudan ilgilendiren ve etkileyen bir sorun olarak gündemin baş sayfasına yerleşmiş bulunmaktadır. Bundaki en büyük neden devletin artık eskisi gibi yönetemez duruma gelmesidir. Bunun, gerek silahlı Kürt örgütü PKK'nın gerilla savaşını belirli bir istikrar içinde tırmandırması, gerek Kürt aydınlarının ulusal harekete ideolojik destek vermesi, gerekse gelişen teknoloji ve medya araçlarının dünyanın herhangi bir yerinde olan bir olayı anında her yana yayıyor olması yüzünden böyle olduğunu tahmin etmek zor değil. Ancak burada önemli olan sorunun güncelliği ve beraberinde kendi çözümlerini de dayatıyor olmasıdır. Ve güncelin dayattığı hiçbir çözüm şekli ne bu savaşı ne de dökülen onca kanı haklı ve anlamlı kılıyor. Her kafadan birbirine benzer sesler çıkarken buradan garip bir sesin çıkması hiç de fena olmaz herhalde.
Güncelin dayattığı çözümlerin ne derece ‘köklü’ olduklarını görmek için önerileri kabul etmiş görünelim ve mantığı kendi iç bütünlüğünde sonuna kadar götürerek bir Kürt örgütü yöneticisiyle hayali bir röportaj yapalım (nasıl olsa tiraj kaygımız yok bu yüzden hayali olduğunu açıkça söyleyebiliriz).
Soru: Kürtler kimdir ve ne isterler?
Cevap: Kürtler çoğunlukla (gerçi büyük kentlere göçle son durumun ne olduğu biraz meçhuldür) Türkiye'de doğu ve güneydoğu Anadolu ile Mezopotamya'da yaşamış, yaşayan bir halk, bir kültür, bir ulustur. Topraklarımız dört parçaya bölünmüş ve sömürgeci devletler tarafından ilhak edilmiştir. Bu yüzden her halk gibi bağımsız ve özgür olmak istemektedirler.
Soru: Bağımsız ve özgürlükten anladığınız nedir?